Powers’ın romanını güçlü kılan bir başka nokta ise anlatıyı saf doğa sevgisiyle romantize etmeden mesafeli bir yaklaşımla ağaçların varlıklarına ve çevre aktivizmine dair yeni sorgulamalara yol açması.
“Muhtemelen henüz adını duymadığınız en iyi yazarlardan biri” Richard Powers, edebiyat dünyasında yıllardır böyle anılıyor. 2019 Pulitzer Ödüllü Her Şeyin Hikâyesi adlı romanını okuyunca bu tarifin ne kadar doğru olduğunu anlıyor insan. Geçtiğimiz günlerde İthaki Modern Serisi’nin 100. kitabı olarak Kıvanç Güney çevirisiyle yayımlanan Her Şeyin Hikâyesi’nde hakiki bir yazarlık zanaatına, ağaçlara ve doğaya dair duyduğu derin saygıya tanıklık ediyoruz.
Doğa-birey ilişkisi edebiyat tarihinde sıklıkla karşımıza çıkan temalardan biridir. İnsanın giderek doğadan uzaklaşmaya başladığı erken kapitalist dönemdeki doğaya geri dönme tutkusu romantik sanat anlayışının öne çıkan konularından biriydi. Doğayı pastorel bir imgeye dönüştürüp şiirselleştirmek veya huzuru orada bulmanın öykülerinde merkez tamamiyle insana aitti. Richard Powers’ın Her Şeyin Hikâyesi romanında ana özne insan olduğu kadar ağaçlar da. Hatta ağaçlar doğrudan bir karakter olarak anlatının ana parçası. The Guardian’a verdiği röportajlarından birinde Powers, türler arasında bir hiyerarşiye girmeden ağaçların da en az insanlar kadar bu gezegenin esas parçasını olduğu bilinciyle romanını yazmaya başlamış. Hatta ağaçlar hakkında bir roman yazdığını duyanlar ona şaşkınlıkla bakmışlar. Kendisi de sıkı bir doğa tutkunu olan Powers’ın esas niyeti ise ağaçlar üzerine bir roman yazmakmış zaten.
Her Şeyin Hikâyesi Kökler, Gövde, Dallar ve Tohumlar isimli dört başlıkta farkı sınıftan ve kimlikten insanın birbiriyle kesişen hikâyelerini anlatıyor. Örneğin ilk bölüm Kökler’de her bir karakterin birbirinden bağımsız yaşamlarına tanık oluyoruz. Her bir bölümde de bir dolu ağaç türü hakkında bilgiler ediniyoruz. Kitabın en güzel taraflarından biri de bu bana kalırsa. Bu karakterlerin yaşamları Gövde kısmında kesişiyor, Dallar bölümünde aynı kader çizgisinde buluşuyor ve Tohumlar’da ise yeni bir başlangıca neden oluyor. Roman boyunca yaşamlarına tanık olduğumuz karakterlerin doğayla derin bağları var hatta çoğu zaman bu bağlar mistik bir ilişkiye de dönebiliyor. Bu anlamda Çin Devrimi esnasında ABD’ye mühendislik okumaya gelen, cebinde babasının ona armağan ettiği eski çağlarda budistlerin ağaçlara dair yaptığı üç yüzükle gelen Mimi Ma, bir ağaç tarafından hayatı kurtulan Vietnam Gazisi Douglas Pavlicek ve ağaçların birbirleriyle iletişim kurduğunu hatta bu iletişim biçimini diğer türlerle de sağladığını düşünen işitme engelli Patricia karakterinin hikâyelerinin büyülü gerçekçilik sınırında gezdiğini söyleyebiliriz.
Richard Powers, Her Şeyin Hikâyesi’nde ağaçları sadece anlatının an öznesi haline getirmemiş, ağaçların yaşamın hatta dünya tarihinin en eski tanıklarından biri olduğunu da hatırlatmış. Örneğin hayatları ABD’de kestane ağacı gölgesinde başlayıp giderek kök salmaya başlayan Hoel ailesinin yaşamıyla etraflarındaki savaşların, salgın hastalıkların tek tanığı bahçedeki kestane ağacı oluyor. Kestane ağacının köklerini saldığı bahçeyle dünya tarihinin kaderi eşleşiyor bir anlamda. Hoel ailesinin fertlerinin zaman içinde bahçelerindeki kestane ağacını binlerce kez fotoğraflaması ve o karelere yıllar sonra bakıldığında yaşamın kendisini nasıl yeniden var edebildiğini, zamanın izlerinin nasıl dallara ve yapraklara geçtiğini görebilmek de ağaçlarının yer yüzünün esas ev sahiplerinden biri olduğunu hatırlatması bakımından önemli.
Powers’ın romanını güçlü kılan bir başka nokta ise anlatıyı saf doğa sevgisiyle romantize etmeden mesafeli bir yaklaşımla ağaçların varlıklarına ve çevre aktivizmine dair yeni sorgulamalara yol açması. Örneğin ağaçların mülkiyet haklarının olup olmaması önemli bir hukuk dosyası olarak karşımıza çıkıyor. Ağaçların kesimini durdurmak için bir araya gelen aktivistlerin şiddet kullanmalarının meşru olup olmayacağı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor roman boyunca.
İklim krizi, dev orman yangınları çağımızın esaslı bir gerçeği. Türümüzün geleceğini tehdit eden başlıca sorunlardan biri. Dolayısıyla doğayla ilişkilerin yeniden şekillenmesi artık bir zorunluluk. Richard Powers, işte böyle bir çağda bize ağaçların hikâyesini anlatıyor. En çok da gezegenin mülk sahibi olmadığımızı, burayı birçok türle paylaştığımızı hatırlatıyor. Bir ağaç gölgesinde oturarak sakin, bağırmadan, sade bir dille trajediyle umudu birbirine bağlıyor. Ortaçgil’in dediği gibi: “Bir meyvanın çekirdeği gibi atılmışız, öyle derler, oysa yaşam meyvadan değil, çekirdekten çıkar.”
Can Öktemer

