Site icon Parşömen

Dünlük 216: Taşın güldüğünü kim görmüş?

4.Mayıs.2024

Edebiyatımızın ustalarından o. Sahnede ödül plaketini aldıktan sonra yaptığı konuşmada duygulanıyor. Sesi titriyor. Eh, biz dinleyenlerin de ayrı yanı yok ondan. Sahneden inince yanına gidiyorum, elimde bir buket çiçek. Çiçek vereceğim, sanki çok sırasıymış gibi. Gözleri kızarmış, sık ve küçük nefeslerle soluyor. “Çok fazla heyecan bu, bu kadar olmaz yahu” diyor. Haklı. “Kaybetme beni” diyor, “tamam” diyorum.

6.Mayıs.2024

İki kardeş Kızıl Avlu’da dolandık bir gün. Şimdi baktım, fotoğraflardaki tarih 8 Nisan. Neredeyse bir ay olmuş yani. Fazla romantik gelebilir size ama aşağıdaki fotoğrafa baktığımda bir gülümseme görüyorum ben. Taşlar gülümser mi? Eh işte. Bakışa göre değişir. Ne zaman Akropol’ü görsem eski bir dostun gülümseyişi gibi gelir bana. İçimden eyvallah derim.

Kızıl Avlu’dan Akropol (Fotoğraf: Uygar Çalı)

Fotoğrafı Uygar çekti. Çünkü bu kareyi yakalamak için biraz yükseğe tırmanmak gerekiyordu ve ben kendimi bildim bileli korkak olduğum için (meğer yükseklik korkum da varmış) çıkamadım o kadar yükseğe. Merhaba, her şeyden korkan Onur ben.

O gün, her zamanki gibi, poyrazı boldu Bergama’nın. Saçımız başımız karıştı, sersemletti rüzgâr bizi. Ama yine de Kızıl Avlu’da dolaştık, fotoğraf çektik. Uygar fotoğraf çekerken ben de onun fotoğraflarını çektim. Fotoğrafçıyı iş başında yakaladım!

Kızıl Avlu, metrekareye en fazla dua ve ibadet düşen yer olabilir. Önce Mısır tapınağı olarak inşa edilmiş burası, sonra Hıristiyanlığın zorlu zamanlarında ilk yedi kiliseden (cemaatten) biri… Cami de var hemen bitişiğinde. Ne ararsan var, bir tanrı bolluğu. İnsanlar nerede peki? Belki bu taşların aşınmış yüzeylerinde. Kim bilir. Birkaç kişi daha vardı bizimle birlikte gezen. Yerli ve yabancı turistler. Girişte süs eşyaları, küçük heykeller, magnetler satan adam söylenip duruyordu. Türkiye’de herkes mutsuz. Mutlu, umutlu, huzurlu olunacak bir ülke değil bizimki. Ne acı. Ne acı ama böyle. Adam söylenirken küçük Zeus’lar kıpırtısız duruyordu tabii. Koskoca Zeus, oyuncak oldun çıktın sonunda.

Fotoğrafı kardeşim Uygar çekti. Kızıl Avlu’dan Akropol’e bir bakış. Hüzünleten, gülümseten bir bakış bu. Taşların gülümsemesi, insanların değil.

7.Mayıs.2024

Adalet Ağaoğlu kendisinin röntgenini çekmiş Göç Temizliği (1985) kitabında. Kitabı bitirince kendimi daha az tuhaf hissettim. Böyle bir yararı oldu bana. Adalet Hanım’ın pek çok tanıdık isimle ilgili anısı, yargısı da cabası. Pek çok yerin altını çizdim, birini paylaşayım:

(…) Bana, varsa üç beş bin okurdan başka kimse sahip çıkmayacak. İstanbul’da doğmadım, Galatasaray Liseli değilim, Amerikan Kız Koleji’nden de değilim. Selânik’le hiçbir bağım yok. Ankara Mülkiyesi’ni bitirmedim, Beşiktaş takımını tutmadım, Gençlerbirliği’yle hiçbir ilişkim olmadı, bir gazeteye kapılanmadım, bir dergide klikçilik etmedim, kooperatiflere girmedim, Doğu’dan da gelmedim. Kürt değilim, Ermeni değilim. Müslüman değilim, Hıristiyan değilim; puta da tapmam. Mason derneğiyle ilgim yok, benim sırtımı okşasın diye kimsenin sırtını okşamadım ve erkekler cemiyetinin üyesi bulunmuyorum; takıntılı feministlere de katılmadım. (…) Bu konumda bulunan her yazarın, bir gün göçüp gittiğinde, sesi soluğu gerçekten kesilmiş olacak. Birisi, nihayet kitaplarımızda gerçekten yaşayan şeyler var mı, yok mu, diye bakana kadar.[1]

Göç Temizliği için “anı-roman” diyor Adalet Hanım. Öyle de denebilir. Sadece anı da denebilir. Fatma İnayet’in mütemadiyen sert sözlerle, insafsız alayla sıkıştırdığı zavallı Adalet Hanım…

Adalet Ağaoğlu için en güzel sözü, 1996’da geçirdiği trafik kazasından sonra Can Yücel söylemiş olmalı: “Sen Türkiye’nin en güzel kazasısın.”

8.Mayıs.2024

Herkes doğduğu yerle, şehir ya da kasaba olsun, hesaplaşır. Bazısı oradan bir an önce kurtulmak ister, bazısı oranın dünyanın en güzel (ya da kendisi için en doğru) yer olduğuna inanıp bir milim kıpırdamaz. Fakat her durumda, yani fiziksel olarak oradan ayrılsın ya da ayrılmasın, oranın dışına çıkmak ister.

Yazarlar için de böyledir bu. Elbette istisnası kaidesi kadar boldur ama özellikle bazı yazarların, tıpkı bazı peygamberler gibi, hicret etmeleri gerekir. Yazar olmak için doğdukları yerden ayrılmalıdırlar.

Adalet Ağaoğlu, “Aşkım ve Başkaldırım: Ankara” (1991) adlı yazısında[2], “Yaratı, her şey gibi kendi kentimizden de özgürleşme savaşımıdır” diyor.

“Gül gibi tam üç genç as[an]” Ankara’ya düşman olduğunu söyler Adalet Hanım. Fakat yazıyı yine de şöyle bitirir: “Beni kanayabilen kıldığı için de hâlâ seviyorum Ankara’yı.”

Adalet Ağaoğlu

Adalet Ağaoğlu, 1983 yılında, kırk beş yıldır yaşadığı ve ayak basmadığı yeri kalmayan Ankara’dan İstanbul’a göçer. Göç Temizliği kitabında, bu göç öncesinde evini, çalışma odasını nasıl topladığını anlatır zaten. Anıların içinde yüzdüğü bir toparlanmadır bu. Fiziksel olandan ziyade zihnin toparlanma çabasıdır, bir muhasebedir. Enis Batur’un “derin anlamıyla İstanbullu” dediği ve ömrünün kırk yılından fazlasını Ankara’da geçiren Bilge Karasu da “Ankara’nın Atkestanelerinde Sığırcık Yetişirdi” (1988) yazısında[3], “Ankara, hâlâ, kendisini sevenlerle kendisine katlanmak zorunda bulunduğunu düşünenler arasında kalmaktadır” diyor.

Ankara’nın haftada bir iki kez “inilecek” bir yer olduğu (öyle derdik, şehre inelim mi diye sorardık birbirimize) ve dört yıl süren Beytepe öğrenciliğimi de sayarsak 22 yıldır Ankara’dayım. Ve hâlâ, evet hâlâ, Bilge Bey’in işaret ettiği ikiliği ruhumun ta içinde taşıyorum. Ben bu kenti seviyor muyum yoksa buraya katlanıyor muyum? Bir cevabım yok. Fakat bildiğim bir şey var: Ankara’da güldüğünü hiç görmedim taşların.

9.Mayıs.2024

İsmail Afacan’ın yeni şiir kitabı Robot Resimler Albümü’nde yer alan “Halk Günü Varmış, Geldim” şiirinden:

“sokaklarında kaybolup
yolumu bulamadığım şehir
yön duygusunu yitirdiğinde insan
nereye düşer göz, söz nereye
kapına vurup vurup kaçsam da
ortak yaralarımız var seninle”

***

“Çevirgen” Celâl Üster’in çevirdiğini görünce aldım kitabı. Birkaç gündür dolmuşta, otobüste karıştırıyorum. Neyi mi? Bernard Shaw – Aforizmalar.

Birkaç numune bırakayım:

“Eleştirinin intihardan bir üstünlüğü vardır: intiharda sinirinizi kendinizden çıkarırsınız, eleştiride ise başkalarından.” (Eleştiri)

“İletişimdeki tek ve en büyük sorun, iletişimin sağlandığını sanmamızdır.” (İletişim)

“İnsanlar sizinle yüz yüze konuşabilecek düzeyde olmadıklarını anladıklarında arkanızdan konuşmaya başlarlar.” (Dedikodu)

Ne diyordu Barış Bıçakçı: “Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra ağrı yine başlar.”

Olsun. Ağrının bir anlığına kesilmesi de hiç yoktan iyidir.

Onur Çalı

Hamiş: Dünlüğün başlığı, Adalet Ağaoğlu’ndan esinle geldi. Bergama’daki taşların gülümsediğini yazdığımda Adalet Hanım’ın, Bir Düğün Gecesi’nde “Taşın kanadığını kim görmüş?” diye sorduğunu okumamıştım. (Hoş, romanı hâlâ okumuş değilim.) Adalet Hanım’la bu benzerlik (zıtlık?) hoşuma gitti. Başlık kendini yazdırdı. Mutlu denebilecek bir tesadüfle.


[1] Adalet Ağaoğlu, Göç Temizliği, Everest Yayınları, s.185-186.

[2] Adalet Ağaoğlu, Okurunun Yazarı, Hazırlayan: Sefa Kaplan, Everest Yayınları.

[3] Bilge Karasu, Enis Batur’a Mektuplar, Hazırlayan: Mesut Varlık, Metis Yayınları.

Exit mobile version