Site icon Parşömen

Eşyanın Öyküsü ve Bir Keşif: “Tengömlek” | Figen Yıldız

Faruk Nafiz Çamlıbel ve Asaf Hâlet Çelebi mısralarının tonunda bir kitap Tengömlek. Şebnem Denk, farklı kollardan aynı coşkunluğa akan beş öyküyle buluşturuyor bizi. O usul tını, kulaklarımızdan ruhumuza yayılan bir dere yatağı akıntısına dönüşüp büyüyor. İnsanın kendinden kendine yol açan, insana yollar aştıran öyküler. Her biri kendi içinde bir açmaz barındırıyor, tıpkı hayat gibi. Belirsiz bir yolculuğa çıkarıyor. Her birinin sonunda yüzde kırık bir gülümseme beliriyor. Doğal, samimi yaşamlar sunuyor. En belirgin temalar gurbet, ayrılık, özlem, her beşerin ana vatanı olan çocukluk ve masumiyet. Eşyanın insan hayatındaki yerinin altını çiziyor yazar. Nesneler üzerinden sesleniyor. Eşya, bir beden olup okuru satır aralarında dolaştırırken aniden kendisine de farklı bir gözle baktırıyor. Ruha dokunup, ruhu dokuyor. Göz göze gelindiğinde, birden fazla anıyı peşi sıra ortalığa döküp saçıyor. Aralarından kendine yakın hissettiklerini alıp saklamak kalıyor okura.

Kabullenici bir bakış açısına sahip Şebnem Denk. Yaşamın arızalarını, aksaklarını, insan gerçekliğini ve beşeri yansıyışları… Öykülerini de işte bu insan gerçeğine hakim anlayışla ve gözlem gücünün etkisiyle sunuyor. Yazar bu anlamda incelikli bir süzgece sahip. Sahicilik mekanların dokusuna kadar sirayet etmiş. Mekanlar adeta insan ruhuna sahip.

Her gün iş çıkışı Ulus’tan Tuzluçayır’a kadar yürürdü Mahir Bey. Kendisine bol gelen siyah takım elbisesini Cebeci’ye geldiği andan itibaren daha da bollaşmış gibi hisseder; zaten dar olan omuzlarına bol gelen ceketin, yürüdükçe öne eğilen bedenini terk etmeye çalışırmış gibi bir hal almasını havanın durumuna bağlardı. (Tengömlek, s. 12)

Bir yandan Vita yağı tenekelerindeki fesleğenler reyhanlar, bir yandan mabel sakızın damağa yapışan tadı buruk bir his bırakarak anlatılanlara eşlik ediyor. Kitabın dost yüzlü, sıcak melodisi son sayfaya kadar susmuyor. Kullanılan dil olayların akış hızında, dingin ve sıcak. Yazar, dile oldukça hakim. Duygulu ve içinde esen rüzgarın naifliğinde kelimeler kullanıyor. Akıcı, zorlamayan ancak şahsına münhasır bir üslup. Bir yandan dünyayı karakterlerin gözünden seyrederken bir yandan insanı öyküye ait kılan bir dil ve zarif bir üslubun akışını seyrediyoruz. Böylece nakşettiği öykü örtüsünü süsleyip bezedikçe beziyor yazar.

Şebnem Denk, kitabını kızı Zeynep Duru’ya ithaf etmiş. İlk öykü “Bir Eksik” hayatın ve sokağın en kenarında yaşayan Mahir Bey ve Emsal Hanım’ın sıcacık dünyasıyla başlıyor. Kendi yağıyla kavrulup giden karakterler yazarın anlatmayı en sevdiği sakin bir dünyadan çıkageliyor. Kimseye değmeden yaşayanların dünyası. Mahallenin köşe taşı cevval Hatice Hanım’ı tanıyoruz sonra. Güngörmüş, adaletli, eski kadınlardan biri Hatice Hanım. Maia’ya dünyayı dar etmiş Hera’dan bugüne kıskançlığı ve fitneyi elinde bir bayrak gibi sallamasını hiç de aratmayan Feride var bir de. Eşyanın Şebnem Denk öykülerindeki rolünden bahsetmişken buradaki başrolün bir kek tenceresi olduğunu söylemeden geçmeyelim. Arka planda her öyküde olduğu gibi kimi zaman baskın bir fotoğraf kimi zaman bir siluet olarak karşımıza çıkan bir Ankara panoraması.

İkinci öykü olan “Kırmızı Sakız Sardunya”da balığın kavağa çıkmasını bekleyen, mabel sakızı hep bir hevesle arzulayan, uzadıkça uzayan öğleden sonraları ve sıçrayarak uyandığı gece yarılarını bir an evvel atlayıp geçmek isteyen bir çocuk görüyoruz. Gurbetteki anne ve babasının dönüşünü bekleyen, onların olmadığı anların huzursuzluğuyla yaşayan bir çocuk. Anneannesiyle birlikte kalıyor. Göğsünde uzaktaki yakınlarının sızısını duymadığı zamanlar onunla ve akrabalarından ağabey diye hitap ettiği bir gençle birlikte zaman geçiriyor. Bir keşif: Ağabey diye seslenilen genç, önünde sıra sıra kavak ağaçları dizili odasında Rodrigo’nun gitar konçertosunu çalıyor. Bir son istek olan konçerto hiç de alelade yerleştirilmiş bir detay değil. Ankara’da bir “deniz” düşü dedirtiyor. Bu selam çakış, Yeditepe İstanbul dizisinde geçen “Öyle geçerdik ki kaldırımları, bu düşenler biz değiliz sanki…” repliğini anımsatıyor.

Bir sürü sakızı, bir kucak pembeyi düşleyen, postacının getirdiği güneşli puslu gurbet havalarının ardından gülümseyen bir anne düşü. İçe işleyen çocukluk ülkesi.

Her biri ruha işlese ve derinden derine aksa, yürekteki deryayı yarıp geçse de bendeki karşılığından kaynaklı kitaba adını veren “Tengömlek” öyküsü bambaşka bir tat bırakıyor. Yine bir çocuk kahraman ağzından anlatılıyor. Yaşça ve ruhça olgun bir çocuk. Ruhu yalnızlıkla tanışık. Masal ile efsane arasında gidip gelen bir anlatımı benimsemiş burada yazar. Bir zenginlik emaresi gördüğüm bu hasletler benim için metni bir kademe daha yukarı taşıyor. Binbir Gece Masalları, Decameron öyküleri tadında ancak postmodernizmin konusu olan bireysel sorunları ve bireyin ruh dünyasını konu edinmesi bakımından da ilgi çekici. Babasından bahseden kahramanımız şöyle diyor:

Her akşam işine gider. Her sabah eve ayrı bir hikayeyle gelir. Ama her hikayesinin girişi aynı başlar. Tıpkı bir varmış bir yokmuş gibi. Babamınki şöyle: “İnsanlar iki çeşittir: Aslı gibi olanlar ve gölgeleyeni çok olanlar. Kiminin aslı iyice ortaya çıkar, parlar keseledikçe, gölgeleyeni varsa akar gider. Kiminde de tersi olur, keseledikçe gölgeleyeni artar.” (Tengömlek, s. 43)

Eski zamanlardan seslenen bir hamam öyküsü gibidir öykünün başlangıcı. Ancak aslı gibi olanlar ve gölgeleyeni çok olanlar diye söze devam ettiği noktada, buram buram postmodernist bir metin havasına bürünür. Yazar bu öyküde ikisi arasındaki dengeyi iyi kurmuştur. Sabah kahvaltısında çay tadında gevrek havaya bürünen metin aniden karanlığa gözleri alıştırmaya başlar. Kesenin attığı deriden, sözün değdiği yer yürekten sıyrılır gider. Her deriden soyulup giden aydınlığı getirmez gerisinden. Su paklamaz bazı durumları. Tarif edersin geçtiğin yolları, öykünün dönüp dolaştığı sokakları resmedersin, karşındakinin elini tutar yaralarının üzerinde gezdirirsin. Bu gerçek arınmadır. Acını duyan bir kişi olduğunda ateşin veya suyun temizliğe bahanesi kalmaz artık. Gerçek arınış ruhta gerçekleşir ve ruh tanındığı kendi gibi bir ruhun varlığıyla karşılaştığında arınır ve var oluşa geçer.

Gölgesi kendine büyük bir adam geldi gece. Işıklar kesilmişti, mumları yakmıştım. Buhurdanlığa ıtır yağı damlatmıştım az. Önce o sessizlikte terliklerinin çıkardığı sesi duydum. Adımını atarken anladım cüssesinin içine saklamış kendini. Ciğeri yanmış adam, kokusunu burnunun ucunda taşır, bilirim. O nereye, acı da oraya… (Tengömlek, s. 47)

Yol engebeli sarp, yol yokuşlu kimi zaman tabanları yassılayan bir eğrilikte. İlerler, ilerlersin beraber. Seversin onu. Ama vaat etmez sana güzelliğinden başka bir şey. Başlangıçta hiçtesindir, dönüp kavuşacağın yer yine hiçlik yok olur. Bir mum alevi eğriliğinde kaybedersin kendini. Taşlara, hamamın nemli duvarlarına vuran mumun cılız alevinde bulduğun da hiçlikten ötesi değildir.

Var oluş ve yok oluş arasında gidip gelerek devam ediyor kitap. Zamanlar ve mekanlar ötesinden bahseden bir diğer öykü Lavanta Yeşili. Gül Ayşe’me ithafıyla başlıyor. Olay burada da eşyaya temasla başlıyor:

Hayatta temas ettiği her şeye temizlemesi gerek diye bakan eşi aklına gelmiş, onu hiç anlamadan yıllarca nasıl bir arada yaşadıklarına şaşırmış, onun yünleri çırparken oklavayı nasıl hoyratça vurduğunu düşünmüş, döşekten belki milyonuncu kez özür dilemişti. Öznesi başkası olsa da eşyayla teması yeterliydi. (Tengömlek, s. 62)

Bizzat Şebnem Denk’ten, ithafta yer alan Gül Ayşe’m yani Ayşegül Hanım’ı dinlemiştim. Aralarındaki kuvvetli bağ dostluktan öte. Anlaşmış iki ruh… Söze gerek duymayan ama sözün en anlamlısının ses verdiği bir bağ aralarındaki. Öyküde yer alan efsanevi yeşil taş misali kıymetli, ancak bir masaldan çıkıp gelebilecek denli olağanüstü. Siyahın grinin boyadığı bir evrende, kopan fırtınanın içinde, zamanın durduğu bir ıssızlık vadisindelerdir. Yalnızca şiddetli rüzgarın etkisiyle iki dost yüzü döven saçların sesi işitilir. Bakışların buluştuğu anda o kimsenin duymadığı acıyı, bir kalpten diğerine akan o sızıyı duyan bir dostluk. Bir gözden diğerine akan bir gözyaşı olur sonra. Adı, zamanlar akarken hep aynı sızıya dönmek. Ayşegül Hanım’a ithaf olan bu öyküde tıpkı bu dostluk gibi bir efsaneden başlayıp bir sızıya yürüyor. Belki gerçekliğin yorgunluğundan ışığın kendisine. Öyküde anılan o kıymetli yeşil taş misali.

Son kısım nehrin birleştiği yer ve sürprizli. Belki bu öykü kitabını farklı kılan en önemli özelliklerden biri de bu. İçinin sesini daha iyi duymak ve kendiyle baş başa kalmak isteyenler Tengömlek ile tanışmalı derim. Şebnem Denk’in kalemiyle daha çok buluşmak dileğiyle.

Figen Yıldız

Exit mobile version