Site icon Parşömen

Mesut Barış Övün: Günizleri (13)

Demir Özlü’nün Tatlı Bir Eylül’ünü okuyorum, yıllar sonra yeniden. Kitabın sonlarına doğru (ilk okuyuşumda altını çizmiş olduğum birkaç satırda) zaman zaman aklımı kurcalayan bir sorunun da yanıtını buluyorum sanki. Özlü –ya da oradaki anlatıcı– yazdığı metni tanımlarken ‘öykü olmayan, hiçbir şey anlatmayan, sadece bir anlatım olan’ gibi ifadeler kullanmış (aşağıda tam alıntılayacağım). Demek, burada konunun, anlatılan şeyin dışlanmadığı ama biraz kenarda tutulduğu bir edebiyat tarzı var. Altını ancak ikinci okuyuşta çizdiğim bir yerde ise “Tema kendi kendini yazdırabilmeliydi. Ama ne kadar da az rastlanır bir durumdu bu” cümleleri dikkat çekiyor. Yazar sanki metnin konusundan daha çok yapısına bakmamızı, onun sesini duymamızı istiyor. Tam ve bütün, içinde güvenli bir şekilde ilerleyeceğimiz bir bina. Katlar ve katmanlar. Tatlı Bir Eylül’de kendi içine dönen bir dil var. Bir yazarın has üslubu. Bu doğrudan kendisine odaklanan dili seviyorum ben.

Bahsettiğim kısım şöyle:

Ön bahçeye bakan odada bu öyküye başladın. Kendi öykün olan, hayır, kendi öykün olmayan, hiçbir şey olmayan, hiçbir şey anlatmayan bu öyküye. Öykü olmayan, sadece bir anlatım olan bu öyküye. Hayır, sadece yazmayı başlattın, istedin ki, dil kendi hayatını yaşasın.[1]

Dilin kendi hayatını yaşaması… Bu oldukça kapalı ifade bana tam tarif edemediğim bir biçimde açıklayıcı da geliyor. Ben Özlü’de, bu özgün yazarda, çalışmanın olduğu kadar derin bir sezginin de ürünü olan bir metin sesi buldum hep. Yıllar önce bu sesi ilk duyduğum an anlamıştım, Demir Özlü’nün benim yazarlarımdan biri olacağını.

Öte yandan, Tatlı Bir Eylül öyle konusu olmayan bir anlatı da sayılamaz. Yani onu ‘hiç üzerine metinler’ kategorisine koymamız mümkün görünmüyor bana. Pekâlâ anılarla, anı parçacıklarıyla bezeli, belirgin olayların üstünde durulduğu (ardından sarsıcı bir cinsel deneyim oldu!) ve araya imgelerin, çocuksu hayallerin de karıştığı, geçmişin çağrışımlarıyla zengin bir Demir Özlü romanı bu. Pardon, bir anlatım!

Hasılı, Tatlı Bir Eylül tatlı bir kitap.

***

Bu kez bir kamyon ya da minibüsün değil de beyaz bir Murat 131’in arka camında iri harflerle bir yazı görüyorum. Sapak Camii’nin oradaki ışıklarda önümde bekleyen, bu (sanırım neredeyse) benimle yaşıt aracın arkasında “Olmaz tabii çünkü hayalini kurduk” yazıyor. Gülümsüyorum. Ve sonra kendi hayallerimi düşünüyorum, edebiyatla, kitap yayımlamakla ilgili olanları…

***

KAMPÜS: Gençlerin kendilerine özgü bir dili var. Harf seçmiyorum bunu söylerken, bütün kuşaklar için böyle olmuştur zaten. Şu an kanka, bro, toxic gibi kelimeler iyi gidiyor. Efsane sözcüğünün biraz gündemden düştüğümü görüyorum. Ama her geçen gün yeni sözcükler ya da bildiğimiz sözcüklerin yeni kullanılmaları karşımıza çıkabilir. Geçen gün ders bitip de herkes dağıldıktan sonra merdivenlerden koşarak sınıfa çıkan bir öğlencime, hayırdır, diye sordum. Hocam, dedi, bir tık yağmurluğumu unutmuşum da!

***

Yeni müdürün iş saatleri içinde kitap okumayı yasaklaması başlarda Franz’ın canını sıkmıştı. Çünkü büronun katlanılmaz ortamında bazen, şöyle bir çeyrek saat de olsa, birkaç sayfa okumak ona iyi geliyordu. Sonuçta herkesin teneffüs anlayışı farklıydı, öyle değil mi? Bunu gidip müdüre söylemeyi bile kurmuştu kafasında; yani işini düzgün ve zamanında yaptığı sürece arada birkaç sayfa okumak, bir dergi karıştırmak nasıl bir sorun teşkil edebilirdi ki? Sonraları vazgeçti ama. Duruma uyum sağladı o da. Bir gün arkadaşlarından biri masasına geldi: Nasıl gidiyor? İyi, dedi, Franz, şu an bir problem yok. Şeyi diyorum, diye üsteledi arkadaşı, adam kitap okumayın, dedi ya, zor oluyor mu senin için? Franz arkasına yaslandı, kitap okumayın dedi, ama yazmayın demedi! Arkadaşı bir şey anlamadı, nasıl yani, yazmak derken? Yani, diye yanıtladı Franz sakince, müdür büroda okumayı yasakladı ama yazmak için bir şey söylemedi. Yani kitap okumayın dedi ama kitap yazmayın demedi. Düşünmeyin demedi, öyle değil mi?

***

Şiirimizin yetkin isimlerinden Güven Turan’ın Gizli Gelen[2] adlı şiiri:

Sen gemici misin
Güneyden getiren
Kıyımıza bu kokuyu
Bu yemişe alıştıran
Ağzımızı
Hani teknen
Hani yelkenin
Küreğin
Bu yumuşaklık ellerindeki
Bu ayaklarının
Yumuşaklığı
Bir yalan var bunlarda
Gemici değilsin sen
Ta kendisisin denizin

***

Yazan kişi pek çok eseri, yazarı kıskanabilir; ben en çok Bir Başkadır’ı kıskanmıştım. Bana, “hangi eseri yazmış olmak isterdin?” diye sorulsa tereddüt etmeden bu senaryoyu gösteririm. Dünya edebiyatındaki bütün üst düzey örnekleri bir kenara ayırıp Berkun Oya’nın yapıtını seçmem sanırım bu hikâyeyi içimde bir yerlerde derin bir biçimde hissetmemden kaynaklanıyor. Acaba o zamanlar memleketi daha çok mu umursuyordum? Kutuplaşma, ötekileştirme, toplumdaki katmanlar, yaşam tarzlarımızdaki farklılıklar. Bunlardı ilgimi çeken şeyler. Belli bir eşik aşıldıktan sonra belki bu ilgimi de kaybettim. Bugün izlesem acaba aynı şeyleri mi hissederim?

Bütün bu lafları konuyu, Berkun Oya’nın yeni dizisi Kuvvetli Bir Alkış’a getirmek için ediyorum. Ama söylenecek bir şey var mı bu konuda? Bilmiyorum. Belki başka bir Günizi’ne…

Mesut Barış Övün


[1] Demir Özlü, Tatlı Bir Eylül, Kırımızı Kedi Yayınları, s.116.

[2] Güven Turan, Toplu Şiirler, Yapı Kredi Yayınları, s.154.

Exit mobile version