(Antet aç parantez) Bir kitap dosyasının çalınmamasını istiyorsanız verebileceğiniz en güzel isim, “Bağdâdî Lüleci Derviş Çırçır’ın Hayatı” olabilir lakin bu isimde bir yazı, okur için pek de albenili görülmezdi. (Antet kapa parantez)
Ercan Yılmaz’ın ithaftaki “anlatı” vurgusunu görmezden geliyor değilim fakat yazarın ıslak imzasının hemen üzerine düşen Kurgu Anlatı ibaresinin bizi nerelere götüreceğini eminim o da benim kadar merak ediyordur.
Geçtiğimiz hafta M. O. ve A. K. M. ile kahve içerken söz döndü dolaştı ve roman bahsine geldi. Şayet bir işlevi varsa romanın işlevi gibi form ve tarzının da değiştiğini söyledim. Hatırşinas dostlarım benimle paralel düşünüyor olacaklar ki, M. O. (ipucu: bu yazıyı okuyacaktır), “Tolstoy’un bütün eserlerini okudum ama ben de artık farklı bir şeyler arıyorum.” dedi. A. K. M. ise (ipucu: ilk ayetin muhatabı değildir), “Artık metinden zihni gıdıklayan bir şeyler bekliyoruz.” diyerek savımı pekiştirdi.
Marcel Proust onuruna verilen cumartesi sabah konserine eşlik edemedim ama Ercan Yılmaz’ın yeşil mürekkebiyle hayat bulan harflerine refakat ettim. Müellif, Ankesörlü Martı ile bir tılsım işliyor. Roman, parodileşiyor. Hani Dostoyevski bugün yazsa böyle yazar diyeceğimiz bir metin var elimizde. Heyhat, eserin yazarı da romandan kaçınmak için aşırı bir ihtimam gösteriyor ve metin böylece ikinci ve ikircikli bir parodileşme safhası yaşıyor.
Ercan Yılmaz’ın romanın geleceği hakkındaki fikirlerini az çok biliyorum. Ne ki, her tılsımın bir efsunlu bir de işlevsel bir yanı vardır. Bu cümleyi tefsir etmek için kitabın hemen ilk cümlesini okumanızı rica edeceğim: “Gerçeğin değil gerçek hikâyenin peşindeyim.” Ercan Hoca’nın ‘lirik bir kaos’ olarak nitelediği şeyin geleceğin romanı olduğunu söylemek benim nazarımda mümkün.
Kitap hırsızlığı üzerine enfes pasajlar sunan yazarın metin devam ederken bir kurgu hırsızlığına girdiğini söyleyebiliriz. Shakespeare yahut Atinalı Timon değil, ben iddia ediyorum bunu. Kurgu kasten (Mecelle lisanıyla taammüden) silikleştiriliyor. Kitabın sonunda bu kurguya yeniden ulaşıyoruz elbette ama çalınan maya o kadar kavi ki, şayet eser kurgu denkleminden çıkarılmamış olsa ve yazar hikâyeye yabancılaşmasa neler çıkabileceğini tahmin edebiliyorum. Zer mürekkep aşkına!
Romanda (evet romanda) Ercan Bey’in şiiri bıraktığı birkaç kez söyleniyor lakin roman hususunda rivayetler muhtelif. Hakikat Hanım misali yazarımız da “hırsızlığına” sadık. Golfe bile işmar edip göz süzen telif sahibi, romana karşı sekter. Kendisiyle pek seviştiğini bildiğim Eco merhum da vakti zamanında roman yazma fikrine pek karşı imiş. Gelgelelim, yazılacak Gülün Adı zihinde durmaz.
Kahire’nin Mor Gülü filminde (eminim Ercan Bey de çok seviyordur), sinema salonunu terk eden müşterilerden biri şöyle der: “Hikâye yok. Bay Lupus hikâye sever.”
İmdi bize bir Yenişehirli Abdullah Efendi lazım. Romanımızın taraveti için.
II
Yazarın, kadim dostlarını da “alet ederek” yazdığı ve metni anlatı olarak tavsif ettiği ithaftan yukarıda bahsetmiştik. Gelgelelim yayıncı kıvrak zekasıyla hemen 2 sayfa önce Kurgu Anlatı diyerek yazarını kurgu bahsinde punduna getirmiş oluyordu. İş bununla kalsa iyi. Geleceğin romanı, kurgudan kaçmak isterken olanca kurgunun boca edildiği iki kapağın arasına hapsediliyor. Mağazanın vitrinden başladığını bilen tasarımcı, kurguyu lüks fantezi kâğıtlı kapakta başlatıyor. Kapakta bir maket var. Maket: Mimarlıkta, sanayide ve bazı sanat dallarında yer alan eserlerin taslak durumundaki küçük örneği. (TDK Sözlük) Taslak dediğimiz şey bir nevi snopsis. Yani maket bıçağı da kalem kadar kurguya dâhil. Her maket bir kurgu kırıntısı. İnsanın içine, “Acaba birleştirildiğinde gerçekten bir maket elde edebilecek miyiz?” merakını salan bir görüntü. Üstüne üstlük bunu vadeden bir arka kapak yazısı. Oyunlar ve oyuncaklar hakkında bir anlatı yazılacak olsa bunu hakkıyla yazacak isimlerden biri şüphesiz ki Ercan Hoca olurdu fakat iş kesilebilir, renkli ve oyuncu bir maket olunca eser de bu oyunun bir parçası haline gelmiş oluyor. Kurgu/kurmaca sürekli bir restorasyon sürecinde ve diyebiliriz ki, günümüzde metinler, envanterlerde yer alan damgalı pullu bir mektuptan ziyade giydirilebilir kostümlerin olduğu değişken maketleri andırıyor. Ama tabii Ercan Yılmaz’ın yüreğinin mukavvalardan (maket) ziyade balmumuna (mektup) aktığına metnin sonunda tanıklık ediyoruz. Kurgudan kaçınmak için yazı malzemesi ve hatta alfabesini bile değiştiren tahkiye kaçağı.
Not: Yayınevi kendi sitesinde hâlihazırda kitabı maket hediyeli satarak kurguya yardım ve yataklık etmektedir. Yetkili mercilerin bilgisine…
III
Devletlu (devlet memuru), hoşsohbet Ercan Yılmaz Beyefendi’ye kamuya açık çağrımdır. Kendisini kurguya ısındırmak için edebî düelloya davet ediyorum. Elbette sanat töresince… (Düellonun üstünü çizip düet yazalım.) Besbelli bu mahir kalemin kurgudan muaf olmasına dair öne sürülen bütün fetva ve fehvalar beyhudedir. Hoca’nın içindeki anlatım kabiliyeti ve hikâyecilik, Carrara mermeri gibi aşikâr ve pürüzsüzken sadece anlatı bahçelerinde gezinmesini hiçbir müneccim ve müfessir hayra yormaz. Ben derim ki, müşterek bir anlatı kaleme alalım ve bunun karşılığında hoca kurmaca hürmetine golf sopasını bırakıp Pelikan marka kalemini eline alsın. Gingko biloba ağacının altında mümeyyizliğe talibim. Ne şenlik! Posta atları, mühür mumları, kayıp eşyalar yahut gazete müvezzileri. Her türlü konuya razıyım. Ercan Yılmaz’ın kaleminden, kömür ihale ilanı okumak dahi ufuk açıcı ve keyiflidir. Burada yegâne meram, romanın bittiğine ve formun anlatıya dönüştüğüne dair kabule mütevazı bir reddiye sunmaktır. Cevabını İstanbul’un Marul Bayramı’na kadar (haziran başı) bekliyorum.
IV
Günümüzde geçen metinlerde postacı şapkasına rastlayan var mı? Ya da kahramanımıza aniden gelen yıldırım telgraflarına? Bırakın telefon kulübelerini, artık çoğumuzun evinde sabit hat bulunmuyor. Hayatımızdaki nesneler hızla değişirken edebiyat da buna kayıtsız kalamıyor. En son ne zaman armatürü yanan bir kabindeki telefonunun almacını elimizle kavradık? Hâlbuki Ercan Yılmaz’ın romanının merkezinde bir telefon kulübesi yer alıyor ve fakat bu okura hiç de tuhaf gelmiyor. Bugün anakronik bir unsur olarak kabul edebileceğimiz 20. yüzyıla dair bir kamu mobilyası, adli bir vakanın ilk durağı oluyor. Belki artık müzik dersi müfredatlarında postacı şarkısı yer almıyor ama romanın hemen başında çalan ankesörlü martı insan zihninde eğreti bir çağrışım yaratmamayı başarıyor. Okur, yanlış numara diyerek telefonu ve akışı bırakmıyor. İşte değişen her nesneye rağmen bu cereyanı oluşturan ivmenin dün olduğu gibi bugün de anlatış düzeni olduğunu düşünüyorum. Biz kuran ve kurgulayan varlıklarız. Alüminyum mektup kutularının yerini, mekândan münezzeh sanal e-posta kutuları aldıysa da insanoğlunun hikâyet etme geleneği değişmedi.
V
Yukio Mishima, “İnsan aradığı kehanetleri er geç bulur” der. Roman / kurgu / kurmaca / novella öldü diye Nietzschevari bir kehanette bulunanlar, operanın bile ölmediğini görmüyor mu? Hâlâ kentlerin en güzel mimari yapıları opera binaları. Roman, elbette layüsel bir put değildir. Opera ve birçok sanata göre daha kolay şekillenebilir bir türdür. Bununla birlikte salt biçimi esas alarak, anlatılanı büsbütün önemsizleştirmek literatür laboratuvarımızı “ihya” eden uyuşuk ürünlerden başka ne verdi? Pirlere niyaz ederiz. Kitap Hırsızlığı için Küçük Tractatus’un hakkını verecek, çalınmaya değer nice kitaplar yazılsın diye. Ankesörlü Martı ya da İşlikte Bal Pompası da onlardan biri. Yine de aparırken dikkat edin zira ülkemizde nüshayı çalmak intihal yapmaktan daha büyük bir cezaya sahip.
Elvan Kaya Aksarı
