“1940’lı yıllarda ilk öykü kitaplarını yayımladığında Farsça öykücülükte çığır açan modern anlamda kurguyu öyküde kullanan ilk öykücülerden olan Sadık Çubek, İran öykü ve romanında sokak dilini ustalıkla kullananilk yazar olarak anılır.”
Sıradan insanların hayata tutunmak ve var olmak için olağanüstü çabaları yazarların da dikkatini çekiyor elbette. Yoksulluğun değişmeyen ama derinleşen hâlleri, geçim sıkıntısı, işsizlik, yaptığının bir işe yaramadığını fark etmek, bir işe ya da işsizliğe, bir eve ya da evsizliğe hapsolmak duygusu romanda bir izlek olarak kendini yeniden ürettiğinde, okumanın hazzı da katlanarak çoğalıyor.
Sadık Çubek, Sabır Taşı romanında bir dönemin İran’ına ışık tutuyor. Olay, Şah döneminde ve Şiraz’da geçiyor, küçük bir mahallede, küçük bir apartman dairesine sıkışıp kalan kiracıların gündelik hayatlarını konu ediyor.
Sadık Hidayet’in yakın arkadaşı Sadık Çubek bir çürümüşlüğün izini sürüyor roman boyunca. Çokeşlilik bir zümre için hak ve kaçınılmazlık olarak görülürken siga nikâhıyla maruz ve “helal” görülen fuhuş, acıtarak da olsa sızıyor insanın içine. Yoksulluk ve bakımsızlık bir yatalak kadının bedeninde yaralar açmakla kalmayıp kurtlanmasına neden olurken, bir diğer yanda yeni karısından doğacak olan çocuğunun yaşgününde saçı ağırlığında altın dağıtmak üzere olan insanların dokunulmazlığına tanık ediyor bizi yazar.
Modern İran edebiyatının en özgün eserleri arasında kabul edilen Sabır Taşı’nda Sadık Çubek, yoksul mahallelelerden birindeki insanların çaresizlikle yaşadığı apartmandan sokaklara çıkarak gündelik hayatı sorguluyor. Şah ve iktidarı kendi hayatlarını varlık ve şatafat içinde sürdürürken, kenar mahallede yaşama uğraşı veren insanların hırsları, ihtirasları, açlıkla sınavları ya da bakımsızlıktan ölüme terk edilmelerini okuyoruz roman boyunca.
Her karekter kendi adına ses veriyor, kendi adına konuşuyor ve kendini var ediyor metinde. Yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizgide gidip gelen insanlar, başlarına geleceklerden habersiz günü akşam etmenin ve iki lokma bir hırkayla hayatta kalmanın mücadelesini veriyor. Büyük bir dikkat ve yalın bir dille yazdığı romanda bizi bir çocuğun ölümüne de hazırlayan yazar, belki de mahallenin tek lüksü olan havuz kenarında dolaşıp rastlantıları sessizilikle zorunluluğa dönüştürüyor. İşte orada, omuzlanmış tabutlardan geriye kalan bazen “çok çekti zavallı, kurtuldu” mırıltıları kulağa çalınırken bazen mahalle kahvesinden birkaç kişinin o tabuta hayrına el attığı bir cinnet provası da sahneleniyor.
Tabii peşi sıra bu çürümeden, bu liyakatsız ve zorba düzenden payına düşeni alan yoksullar için cinayet planları kuran, onları ortadan kaldırarak günahı yeryüzünden sileceğini düşünen işgüzarlar da peyda oluyor. Bir çırpıda yaşadığı hayattan ve düzeninden kovulan kadınlar siga nikâhına mecbur kalınca, birilerinin de onları ortadan kaldırmak içn siyanüre başvuracağı gelmiyor kimsenin aklına. Her cinayetinde biraz daha güçlenerek bir sonrakini planlayan cani karekter, öldürüdüklerinin üstünden çıkanları satarak bir sonraki cinayeti için siyanür alıyor eczaneden.
Yalan ve riya atbaşı gidiyor romanda. Olasılık tanımadığımız her şey bir yerde gelip gerçekliğe dönüşüyor. Baskıdan sesini çıkarmayı aklına getirmeyen insanların korunaklı bir gelecek kurmak gibi planları olmaması bir yana, bunu düşünecek zamanı bile bulamıyorlar.
Annesinin boğazına çöken adamları düşünüyor işte o havuzun kenarında dolaşıp duran çocuk. Kimine göre veledizina, kimine göre parmak kadar sabi çocuk, annesinin üstüne çöken adama “yeter öldürdün beni” dediği akşam olunca tekrar eve, yaşadıkları odaya gelip aynı zulmü tekrarlamasına akıl erdiremiyor. Çocuk bu, soruyor ama sorduğuyla kalıyor.
Sistemin bizzat kendisi besliyor bu insanları. Madrabazlar, muhabbet tellalları, işini bilen esnaf, dünyayı günahtan arındırmayı kafaya takmış psikopatlar, muskacılar ve bunun yanında daha nice göz ardı edilen insanın çabası.
“1940’lı yıllarda ilk öykü kitaplarını yayımladığında Farsça öykücülükte çığır açan modern anlamda kurguyu öyküde kullanan ilk öykücülerden olan Sadık Çubek, İran öykü ve romanında sokak dilini ustalıkla kullananilk yazar olarak anılır.” Kitabın arka kapağından yaptığımız bu alıntıyla birlikte Çubek’in Balzac, Shakespeare, Romain Rolland gibi yazarlardan çeviriler yaparak Farsçaya kazandırdığını da not düşelim.
İran’ın en önemli natüralist yazarlarından biri olan Sadık Çubek’in bu romanını Farsça aslından Haşim Hüsrevşahi çevirdi. Kor Kitap’ın başlattığı “Komşu” dizisinin ilk kitabı olan Sabır Taşı, bir başka ülkenin çürümüş ve hantallaşmış kıyıcılığından bahsediyor olsa da tanık olduğumuz gündelik hayatı, yoksulluğun hâllerini, yabancılaşmanın ve yalnızlaşmanın, içe kapanmanın ve ihtirasların bilindik çıkmazına sürüklüyor bizi.
Karekterlerin gücü ve monologları, kendilerini var ederken öteki hakkındaki mırıltıları, içten içe büyüttükleri yalnızlıkları, kovuldukları kapılar, çaresizlikleri ve sonları bir havuzun etrafında bizi bekliyor.
Evet, İran’ın en önemli modern eserlerinden biri olarak kabul ediliyor Sabır Taşı; ama dünyanın sayılı büyük eserleri arasında yer almadığını kim idda edebilir!
C. Hakkı Zariç
