17 Şubat günü Ofis Sanat Merkezinde düzenlenen Adalı Öykücüler Bize Ne Söyler adlı söyleşiye gittim. Girişteki masada misafirlere sunulanların arasında bir de kısa öykü kitabı olduğunu görünce etkinliğe daha bir dikkat kesildim. Öykülerin yazarı Arzu Özdemir konuşmasında sıklıkla küçürek ifadesini kullandı ve ben de bu tabirin artık iyice yerleşmeye (mi) başladığını düşündüm. Daha iki gün önce sınıfta Eray, hocam küçürek öykü diyorlar, deyince az şaşırmamıştım!
Arzu Hanım konuşmasında Ferit Edgü ile tanıştığı ve ona öykülerini gösterdiği günü anlatırken usta yazarın Avni Arbaş’tan aktardığı bir anekdotu paylaştı bizimle. Fransa’daki okulunda bir ders esnasında hiçbir şeyi beğenmeyen, herkese fırça atan hocası, Arbaş’ın yaptığı resmin başına gelince durmuş, şöyle bir bakmış ve “böyle de olur!” demiş. Anlaşılan Edgü’nün Arzu Hanım’ın küçüreklerine yorumu da bu yöndeymiş.
Tanımların ve çizgilerin bu kadar belirsiz olduğu, beğenilerin bu kadar farklılık gösterdiği edebiyat ortamımızda, böyle de olur, sözü bence yeterince açıklayıcı ve elbette büyük bir kalemden duyulduğunda da muazzam derecede teşvik edici.
Arzu Özdemir’in kitabı Kısa Devre’yi panel başlamadan biraz karıştırdım ve okuduğum ilk küçüreklere ben de hemen ısındım. Birini burada paylaşıyorum:
ERKENCİ
Hayatta hep geç kalmaktan yakınırdı.
On bir aylık doğmuş.
Kırklı yaşlarında evlenmiş.
Adetten kesilmesine yakın anne olmuş.
Öldüğünde de yaşı epey ilerlemişti.
Son nefesini verirken yanındaydım.
Gözlerini boşluğa dikip birine şunları dedi: Bu sefer biraz erken değil mi?[1]
***
Durakta numarasını bildiğim ama saatini öğrenemediğim otobüsü beklerken karşıdan gelen iki kız öğrencimi görüyorum. Akşamüstü onlarla dersim var. “Merhaba hocam,” diyorlar bana. Ayaküstü şöyle bir konuşuyoruz. Nereden geldiklerini söylüyorlar. Kütüphaneye uğramışlar, “Bir kitaba baktık hocam, yoktu.” “İngilizce mi?” diye soruyorum ama sonra bir an duraksıyorum. Aslında onlara bu soruyu hiç sormamam gerekirdi, bu ikisinin derslere devam durumları ve verdiğim ödevlere olan sadakatleri düşünüldüğünde! “Hayır, hocam,” diyorlar, “bir roman, Türkçe.” Hangi roman olduğunu soruyorum ben de. Aldığım yanıt, hemen, net bir şey söylememi engelliyor: “Tutunamayanlar. Oğuz Atay. Ama yokmuş, iki kopya varmış, ikisi de alınmış.” Biraz erken, diye düşünüyorum, onlara bu yaş dönemi için (17-18) farklı, daha ‘düz’ bir roman önermek istiyorum ama böyle durumlarda hep olduğu gibi bir an tutuluyorum. Aklıma Tutunamayanlar’ı, çok uzun yıllar önce, ilk okumaya çalıştığımda yarım bırakışım geliyor. Bu ilk okumada kitaptan pek bir şey anlamadığımı hatırlıyorum (Peki, ikinci okuyuşunda ne kadarını anlamıştın, hocam?) Belki de en iyisi satın almak, falan diyorlar. Ben Tutunamayanlar’ın bu gençlerin alışkın oldukları okuma deneyimine aykırı geleceğinden eminim, “biraz farklı bir kitaptır,” diyecek oluyorum. “Ben değil, o arıyor” diyor biri, arkadaşını işaret ederek. Arkadaşı gülümsüyor, “Bakalım, ne yapalım, ben alayım da, olmazsa durur, sonra okuruz.” Pek çok kitabı kitaplığına koyup sonra okuyan biri olarak “Bu da bir ihtimal tabii,” diyorum, ben de gülümsüyorum.
***
“Dergilerde hep aynı isimler” şikayeti / tespiti hep dolaşımda. Uzun süre ben de böyle düşündüm. O kadar ki, dergilerin kapakları benim için her zaman çok uzak bir ülkeyi işaret ediyordu. Oradaki isimlerin bir gruba, bir klana ait olduklarını sanıyordum. Hele sosyal medya öncesi dönemde ve Adapazarı gibi bir yerde bu dergiler bana Kaf Dağı’nın ardı kadar soyut geliyordu. Sadece gardaki gazete bayiinin raflarında bir iki edebiyat dergisi görebilirdiniz!
Hatta bir defasında biri bana, o dergiye boşuna yollama, orada sadece atölyesine katılanlar yayımlanır, dediydi de her şeyden nerdeyse vazgeçiyordum. Neyse ki bunu yapmadım, tam aksine daha çok çalıştım, sıklıkla yazdım ve inadına yolladım. Çok kez olumsuz yanıt aldım; daha çok kez de hiç yanıt alamadım.
Dergilerde hep aynı isimler var, serzenişinde bulunanlar taşrada, uzaklarda bu işe meraklı gençlerin hevesini kırdıklarını bilmeliler. Olabilir, bazı adlar daha sık görünüyor olabilir ama bu, dergiler yeni isimlere tamamen kapalı, demek değil. Sadece kendimi düşünerek söylemiyorum bunları, yaşadığım şehirde tanıştığım, sosyal medya aracılığıyla tanıdığım pek çok dost, iyi bir okur olmaktan tanınan bir yazar olmaya evrildi yıllar içinde. Ve bu güzel bir şey.
Islık Yayınları’ndan çıkan Victor Hugo / Seçme Şiirler kitabı. Çeviri usta şair Tozan Alkan’a ait. Her bölümün başında dönemle, şairin yaşamıyla ve şiirlerin alındığı kitaplarla ilgili kısa bilgiler var. Doğrusu, bu bölümlerin biraz daha uzun olmasını isterdim. Hugo, Işınlar ve Gölgeler adlı kitabının önsözüne şairane, şahane bir not düşmüş: “Bu kitap öteki üç kitabın devamıdır. Fakat bu kitapta ufuk belki biraz daha engin, gökyüzü daha mavi ve sessizlik daha derindir.”
***
Ofis Sanat Merkezindeki söyleşide dört kadın yazar vardı. Vildan’ın kapanışta söylediği, yazan her kadın yazacak başka kadınların yolunu açıyor, tespiti çok anlamlıydı. Doğrusu bu, üzerine çok konuşulacak bir cümle. Belki başka bir Günizi’ne…
Mesut Barış Övün
[1] Arzu Özdemir, Kısa Devre (s. 20), Hece Yayınları.

