Netflix’te gösterilen Truva: Bir Şehrin Düşüşü dizisini çok beğenince, hâlâ okumadığım için yüzümü kızartan şu bizim İlyada’dan daha fazla kaçamayacağımı anladım. Ortamlarda az çok entel geçinen, fırsatını bulunca ortaya sürüverdiği bir iki anekdotla böbürlenmeyi seven, geçenlerde hasbelkader bir de öykü kitabı çıkarmış benim gibi biri için bu durum daha fazla sürdürülemezdi. Üstüne de şu an yazmaya çalıştığım roman, kimlik meselesi üzerinden bu kadim doğu batı kamplaşmasına bordaladığı için, Olimpos’ta oturan koca Tanrılar hükmü mühürlemiş oldu. Efendi gibi siparişimi verdim. Kargocu birkaç gün sonra cüsseli bir paketle çıkageldi. Bıraktığı paketin ağırlığı altında masam inildeyince hafiften bir ürperdim amma, iş işten geçmişti.
Tamam, tek siparişim o değildi ama İlyada da yedi yüz sayfaya yakın hacmi ve de manzum biçimiyle, iki satır şiir okuyunca içi şişen ben mühendis için ilk andan itibaren ürkütücüydü doğrusu. Tamam, diziden aşinaydım olaylara. Aşağı yukarı kim kimdir biliyordum ama yine de bana kadar ulaşan bu hikayenin, çoğunlukla olduğu gibi günümüz insanına göre seyreltilip modifiye edilmiş bir versiyon olduğu da belliydi. Bu destanın çapraşık, gündüz kuşağı programlarındaki karman çorman aldatma, cinayet, yasak aşk ve intikam öykülerine benzeyen örgüsü içinde kaybolurum diye korkuyordum. Sonsuz göndermeler, bin bir tane isim, söz boğuntuları ve de teatral şişinmeler önümde, Herakles’i bekleyen hepsi de birbirinden zorlu tehlikeler misali uzanıyordu.
Fakat ne denmiştir Kuran’ı Kerim’de, her zorlukla beraber kolaylık da vardır. Dizlerimin tutmadığı pagan topraklarında tek tanrılı dinlere de, zorda kalırsam, sığınma planıyla kapağı açtım. Ve gerçekten de ilk andan itibaren, kapak değil cam açmışım gibi, bir ferahlık vurdu yüzüme. Azra Erhat’ın püfür püfür Türkçesiydi bu iç açıcı meltem. O uzun önsözünde hem kitabı okumuş kadar malumat edindim destan hakkında hem de yüreklendim. Bizim seviyemizden konuşuyordu rahmetli. Dışlayıcı değil, davetkâr bir tonu vardı. Ne de olsa senin benim gibi insanlar alıp okuyordu İlyada’yı. Ne olabilirdi ki?
Olumlu düşünmek pek çok şeyin kilidini açar. Gerçekten de önsözü bitirirken fark ettim ki daha başlamadan yalnızca İlyada, Homeros ve Antik Yunan dünyası hakkında bilgilenmekle kalmamıştım, aynı zamanda fiziksel olarak da güçlendiriyordu beni kitap. Haltervari ağırlığı ile pazılarımı şişirmişti önsözün sonuna gelmeden. Bu hesapla, tamamını okuyup bitirsem, bir Hektor ya da Akhilleus kadar kuvvetli pençelere sahip olabilirdim.
Kitabın ödülleri bununla sınırlı değildi. Asıl kendisi ödülmüş, diye düşündüm yüz sayfa kadar okuyunca. Çünkü basit bir dille, çarpıcı şeyler anlatıyordu Homeros. Metin canlı, şiddetli, gerilim yüklüydü. Ayrıca konuşan kişiler ruhsal derinliği olan, sosyal ve psikolojik olarak harika konumlandırılmış karakterlerdi. Çatışma, motivasyon, sahneleme, yükselen gerilim gibi dramatik unsurlar, ders kitabı mükemmelliğinde gösterilmişti. Eski Yunan dünyasının gerçekçi betimlenişi çok hoşuma gitti. İbni Haldun’da bahsedilen (Hemen Mukaddime’yi okuduğumu sanmayın, sağda solda dinlediğim kadarına hâkimim, herkes gibi) medeniyet döngüsünün bir örneğiydi burada verilen tablo. Truva’da ikamet eden, daha eski, yerleşik ve incelmiş medeniyete mensup olanlar, bu incelmiş yaşamın sonucu olarak yumuşamıştı. Sayıları azdı, kibarlıkları ve tabii oldukları ahlaki kod onları kısıtlıyordu. Henüz değnek taşıyan çoban krallar federasyonu halindeki Akhalar ise, Ege’nin karşı kıyısında daha yabani, aç, vahşi ve enerjiklerdi. Birileri konuşurken duymuş olmalısınız; İbni Haldun, kitabında yerleşikleri kuşatıp şehirlerini ele geçiren göçebelerin bir süre sonra kendilerinin de medenileşerek benzer döngünün kurbanı olmalarını, yerlerini yeni bir göçebe kavme bırakmalarını anlatır. Destanda psikolojik tahlillerin ve tiplerin zenginliği yanında bu sosyolojik yapı da hayli doyurucu şekilde resmedilmişti.
Velhasıl bazı tasvirlerin gücü, gündelik yaşamdan sunulan ayrıntılı tablolar derken İlyada pek hoş başladı benim için. Doğru dramatik yapı da böyle değil midir zaten? İlk anda yılgınlık verecek kadar zor görünen bir yolculuk, aniden beliren bir umutla kolaylaşır ve biraz bu ritme alıştıktan sonra bir de bakarız ki, yeni bir zorluk baş gösterir. Mutlu ya da mutsuz, sona ulaşma hazzı türlü engelle ötelenir.
Benim için de bu yeni zorluk, uzun ve tekrarlı destan yapısı oldu. Bizim eski Ramazan eğlenceleri gibi, muhtemelen ahalinin gecelerce toplanarak eğlendiği Antik Yunan toplumunda, bu destanlar derli toplu bir yapıyla seyircileri kısa yoldan doyurup eve savmak için yapılmamıştı ki. Daha çok, uzattıkça uzatılan dizilere benziyordu bu manada. Arkası yarın. Acaba ne olacak? Destanda da günümüzde dış güçler olarak tabir ettiğimiz, denklem kurucu ve bozucu tanrıların eli terazinin bir o kefesini aşağı basıyordu, bir bu kefesini. Kimin öleceği, kimin kalacağı bir sonraki bölüme aktarılıyordu. Bu adrenalin yükselten savaş sahnelerinin arasındaki konuşmalarda da din, ahlak, kahramanlık, vatanseverlik gibi pek çok konuda, bir çeşit eğitime tabi tutuluyordu seyirciler. Diğer yandan, forma başına para alan tefrika roman yazarları gibi, destancılar da lafı uzattıkça maişetlerini doğrultuyordu muhakkak.
Ama problem şu ki, iki bin beş yüz yıl önceki dinleyicilerin vakit geçirme seçenekleri ve okumakla neredeyse vazifeli oldukları kitaplar ne kadar azsa, benimkiler de o kadar fazlaydı. Dikkatimi hak eden nice başka eser ve iş, yandan dürtükleyip duruyordu beni. Velhasıl bir noktada satırları atlamaya başladım, kitabı yarıladığımda da artık devam etme iştahım hiç kalmamıştı. Hâlâ da son çeyreğini bitirebilmiş değilim, ara ara karıştıracağım artık.
Günümüz okuru için bu kader kaçınılmazdır diyemem, çeşit çeşit insan var. Birileri de İlyada’yı başucu eseri yapmaya devam edecektir ve ediyor. Üç bin yıllık bu destan daha da dayanır. Örneğin Twitter’dan bir arkadaşın ilgili paylaşımıma yaptığı yorumla, Erman Gören isimli bir hocamızın sadece İlyada üzerine, her biri bir saati aşkın, altmış beş ders yaptığını öğrendim. Bu dersler verildiğine göre birileri de bunları takip ediyor demektir. Fakat çoğunluk, benim gibi havlu atıyordur tahmin ediyorum. Neyse. Siz yine de bana aldırmayın. Kendiniz göz atmaktan çekinmeyin. Kimin nereden nasibi vardır bilinir mi? Azıcık da yüreklendireyim, Homeros bize pek çok Tanzimat yazarımızdan daha yakın sayılır aslında. A. Kadir ve Azra Erhat’ın nefis çevirisinin de bunda payı yüksek.
Bu uzun giriş, başlı başına bir yazı oldu. Benim aslında yukarıdakileri yazmaya hiç niyetim yoktu. Masaya otururken şöyle düşünüyordum, İlyada’dan bir iki cümleyle bahsedip Agamemnon’un kafasına geçerim. Destan boyunca sürekli “Gür saçlı Akhalar” olarak bahsedilen Grek kavimlerinin kralı Agamemnon’u dizide tepesi dökülmüş bir aktöre oynatmalarına atlayıp konuya girerim. Planım buydu. Olmadı. Giremedim. Gireceğim mevzular mayınlı tarlaydı da ondan mı korktum? İçgüdüsel olarak, kendimi korumak için lafı uzatıp gücümü çarçur mu ettim? Belki de. İşin özü, afedersiniz “kel” diyemedim de “tepesi dökülmüş” dedim. Böylece, sonraki bölüm için küçük bir çengel atmış olurum umarım.
Agamemnon’un Kel Kafası, İkinci Sezon, Özel Bölüm
(Seksi Kelden Kâinat Güzeline)
İlyada’yı hâlâ bitiremedim. Yiğitler birbirini soğan gibi doğruyor boyuna, benim de içime artık fenalık geldi. Fakat böyle diye, onunla yaşadıklarımızı unutmaya, tüm kazanımlarımızı çöpe atmaya niyetim yok. Sırf yarıda bıraktım diye bir kitap hakkında neden yazamayacakmışım?
Evet, yine lafı uzattım. O halde doğrudan girelim. 2023 Nepal Güzeli Jane Dipika Garrett’ı tanıyor musunuz? Çıkaramayanlar için bir de ipucu vereyim, geçen sene Kâinat Güzeli olduğu iddiasıyla magazin medyasında fotoğrafları dönen, kaşı gözü yerinde fakat bildiğimiz güzellik kraliçelerine benzemeyen, 80 kilonun üzerindeki cüssesine yeni yetmelerin burun kıvırdığı fakat ninelerimizin gelin adayı olarak gözlerini parlatabilecek “sürahi bilekli” bir hanımefendi. Büyük ninelerimizin zamanında hâkim estetik yargı şuydu: Bir dirhem et bin ayıp örter. Kurbanlığın ve insanın yağlısı, ele geleni makbuldü. Bildiğiniz gibi güzellik ölçütleri daima yere ve zamana göre değişmiştir. Bugün karın kasları kuru baklava şeklinde dilim dilim çıkan kadınlar en çok tıklanma sayılarına ulaşsa da, bir zamanlar yalnız atalarımız değil, anlı şanlı Osmanlı Padişahı için bile kadının irisi, şişmanı güzel imiş. Şu kısmı Vikipedi’den alıyorum:
Şivekâr Sultan, Osmanlı Padişahı İbrahim’in eşi. Sultan İbrahim’in kilolu kadın arzusu üzerine İstanbul’da aranarak bulunan bir Ermeni kadındı. Sultan İbrahim günün birinde kendisi için İstanbul’daki en iri kadının derhal bulunmasını emretti. Bu emir üzerine saray görevlileri aramaya koyuldular ve nihayetinde Üsküdar’da Ermeni bir kadın buldular. Sultan İbrahim’i oldukça etkileyen bu kadına Şivekâr adı verildi. Şam’ın tüm gelirleri de Şivekâr Sultan’a bağışlandı.
Sırtımızı padişaha dayadıktan sonra günümüze gelelim. Nepalli güzel de iddia edildiği gibi Kâinat Güzeli olamasa da podyumda mayosuyla yürümüş ve ilk yirmide yer bulmuş kendisine. Bunun üzerine haset ve fesat tayfa yaygarayı koparmış, böyle şişman kadının ne işi varmış güzeller arasında?
Fakat Sayın Garrett geri adım atacak birisi değil. Güzelliğin tanımını tartışmaya açan onun şu sözlerini de basınımızın değerli kalesi Sabah’tan alalım:
Nepalli büyük beden model Jane Dipika Garrett GÜNAYDIN’a konuştu: Güzellik arayan kalbe baksın! Kâinat Güzellik Yarışması’nda Nepal’i temsil eden büyük beden model Jane Dipika Garrett, GÜNAYDIN’ın sorularını yanıtladı. Garrett, “Güzellik için belirli bir beden ve şekle sahip olmaya gerek yok. Kendinizi olduğunuz gibi kabul eder, kendinize güvenirseniz ışık saçarsanız. Tüm kadınlar güzel ve sevilmeye değer” dedi.
Güzel kadınların aptal olduğu klişesini de, diğer klişeler gibi, yerle bir eden hanımefendinin iddiası şu: Güzellik için belirli bir beden ve şekle sahip olmaya gerek yok. O halde Nepalli güzel padişahla hemfikir diyebilir miyiz? Aslında bu, eskilerin yaklaşımından tamamen farklı. Deli İbrahim namıyla bildiğimiz padişahımıza bu husustaki fikrini sorsak muhtemelen şiddetle reddederdi. Çünkü ona göre her kadın güzel değildi. Kadının iri ve şişman olanı güzeldi. Geçen senenin Kâinat Güzeli Nikaragualı Sheynnis Palacios’u tutup haşmetlinin huzuruna çıkarsak, “Eh bu da güzelliğin tezahürlerinden biridir,” demez, “Nedir bu vitaminsiz, kürdanımsı şey? Fakir miyim ben? Zevksizler sizi!” diyerek bizi kovalardı.
Şimdi Sultanımızı yalnız bırakmamak adına biraz daha eskilere, neolitik çağa gidelim. Anadolu’muzun kadim zamanlarına. Çatalhöyük’ten ve başka pek çok yerden çıkartılan ana tanrıça heykellerini düşünelim. Onlar da gayet şişman, memeleri karnında, karnı dizlerinde, kalçaları tahtından iki yana taşan, kıtlık ve açlığın tam zıddı olarak tasarlanmış kadınlardı. O dönemde de Nepalli güzelimizi dinleyip her kadın güzeldir, bu da böyle olsun diyerekten şöyle dal gibi bir tanrıça yontmaya kalksak, din uleması bereketi kaçırma günahıyla bizi falakaya yatırırdı muhtemelen.
Ne demek istiyorum? Tarihin çeşitli dönemlerinde, farklı kültürlerde türlü güzellik anlayışlarına denk geliriz. Hepsinin de idealize ettiği bir güzellik vardır. Mesela Antik Yunan dünyasına ve onun estetik ardılı olan Roma geleneğine baktığımız zaman, o çağdan kalan heykellerde yüceltilen kadın ve erkek bedeninin kaslı, fit ve orantılı olduğunu görüyoruz. Heykel gibi adam dediğimiz zaman aklımıza gelen imge, heykel sanatının zirvelerini teşkil etmiş Greko-Romen geleneğin ürünleridir. Mesela İlyada dünyasında erkeğin boylusu, kaslısı, geniş omuzlu ve de yakışıklısı makbuldü. Tanrıçalara layık görülen kadın bedenleriyse günümüz modelleri kadar ince değildi ama sağlıklı, güçlü ve zinde görünüyorlardı, yağ oranları çok yüksek sayılmazdı.
Bugünse bambaşka bir anlayışla karşı karşıyayız. Postmodern dönemdeyiz. Bugün güçlenen sava göre, her kadın güzeldir. (Her erkek yakışıklıdır iddiası nedense pek kulağıma çalınmıyor. Erkek bedeni pek ticarileştirilmediği, cinsel bir objeye daha az dönüştürüldüğü için mi acaba?) Postmodern dönemin tarihi arka planına baktığımızda, nesnel doğrularla desteklenmiş ilerleme anlayışı, iki dünya savaşındaki irrasyonel barbarlık dalgasıyla yerle bir edilince, bilimin sunduğu doğru ve yanlış tanımlarına karşı ortaya çıkan güvensizliği görüyoruz. Koskoca filozoflar, edebiyatçılar Hitler’in kuyruğuna takılmadı mı? O halde bu sözde büyük adamlar fena halde yanıldığına göre, diğer büyük adamların yanılmayacağına, bugün kulağa çok akıllıca gelen sözlerin yarın ahmaklık alameti sayılmayacağına nasıl güvenebiliriz?
Böylece, gerçeğin mutlak, nesnel bir ölçütü konulamadığına göre, her kişinin gerçeği eşit derecede değerlidir, deniliyor. Doğru ve güzel de aynı şekilde ancak sübjektiftir. Ve dolayısıyla herkes eşit derecede güzeldir. Buradan hareketle kimsenin çirkin olmadığı, ötekileştirilmediği, değersiz ve yetersiz hissettirilmediği bir dünya inşa etmeliyiz. Güzel, edelim. Dile girmiş aşağılayıcı ifadeler, cinsiyete dayalı tabirler cımbızlanıyor. Ama insanlık hep aşırı gitmeye meyillidir. Bir yandan da bu iyi niyetli çabalar çığrından çıkıyor sanki yavaş yavaş. Bir tür sansür kurulu kadar titiz çalışan duyarlılık komiteleri klasik eserleri bile karıştırıp yanlış ifadeler buluyor, değiştiriyor, gerekirse boykot ediyor. Homeros’taki yoğun eril dilin incitici ve zehirleyici olduğu, kadın karakterlerin güçsüz yansıtılarak negatif bir algıya hizmet ettiği iddiaları var. Mitleri yeniden kurma, gölgede kalanın hakkını iade etme çabasıyla, eril Yunan dünyasının hikâyelerini yeniden yorumlayan Margaret Atwood Penelope, Madeline Miller Ben, Kirke gibi kitaplar yazdı. Bunları okumadım ama değerli buluyorum. Peki bazılarının korktuğu gibi, bu ılımlı dalga zamanla radikalleşip orijinal İlyada’nın yasaklanması noktasına varır mı? Bir an komik bir komplo teorisi olarak geliyor kulağa ama bunu ciddiye alarak, dünya mirasını koruma motivasyonuyla basılı kitap biriktirenlerin olduğunu öğrenince kaşlarım çatıldı.
Bu görüşe göre Ortaçağ Kilisesinin aforoz müessesesi bugün iptal kültürü şeklinde yeniden hayat buluyor. Dünyayı ahlaki bir düzene sokma hırsı, bu tür hareketlerdeki dogmatik aşırılıklarda sıklıkla olduğu gibi, kıyıcı, barbarik bir noktaya ulaşabilir mi? Hakikatin, doğrunun ve yanlışın, güzel ve çirkinin göreceli olduğu noktasından yola çıkan bu akımın, doğrunun tek sahibi olduğu inancıyla yanlışları düzeltmek, dünyayı doğru yola getirmek için tekfirci selefi gruplarla paralel şekilde heykel yıkmaya evrilmesi hayatın tuhaf cilvelerinden. Taliban’ın Buda heykellerini yıkmasıyla Amerika’daki woke hareketin George Washington, Abraham Lincoln gibi tarihi figürlerin heykellerini yıkması, diğer yandan ülkemizde zaman zaman yaşanan Atatürk heykellerine saldırılar garip bir noktada buluşuyor.
Dürüstçe söylemek gerekirse bu öfkeli, diyaloğa kapalı, haçlı seferine çıkmış fanatikleri çağrıştıran eylemciler beni ürkütüyor. Kendimi biraz daha muhafazakâr sayıyorum. Peki ama kamuoyunda eşcinselliğin ve woke kültürünün tebliğcisi muamelesi gören Netflix’in orijinal eserin dışına çıkarak, Zeus ve Akhilleus’u zencilere, destanda sürekli “gür saçlı Akhalar” olarak tasvir edilen Greklerin kralı Agamemnon’u kel bir aktöre oynatması beni neden rahatsız etmedi? (Kel mi dedim, pardon belki de saç engelli birey demeliydim.)
Kendi kendime bunu soruyorum bir süredir. Bu akıma duyduğum antipati doğru mu, yanlış mı? İlyada’nın üzerine kurulduğu estetik dünya insanın mükemmelleşme çabasını yüceltiyor. Eski Yunanlar o heykellerdeki bedenlere sahip olabilmek için gymnasium’larda ağırlık kaldırıyor, ter döküyor, koşuyordu. Olimpiyatlarda en güçlü, hızlı, çevik olanlar ödüllendiriliyordu. Kadınların da güzelleşmek için büyük emek sarf ettiklerini, makyaj yaptıklarını, kokular süründüklerini biliyoruz. Giysiler, mücevherler çok önemliydi. Daima bir yarışma havası vardı. Sadece orada değil, tüm insanlık serüveninde evrimsel mücadelenin içimize işlediğini, kültürel, teknolojik atılımların kökünde daima daha iyisini talep eden bu mükemmellik arzusunun olduğunu düşünüyorum.
İlyada’da anlatılan olayların başlangıcı, tanrıçalar arasındaki bir güzellik yarışmasına dayanır. Son derece yakışıklı bir genç olan Paris bir gün dağda koyun güderken karşısında üç Tanrıçayı görür. Athena, Hera ve Afrodit içlerinden hangisinin daha güzel olduğunu sorarlar. Kendilerini seçerse vaatleri vardır: Athena bilgelik ve zafer, Hera Asya İmparatorluğu’nu, Afrodit ise dünyanın en güzel kadının aşkını verecektir Paris’e. Paris, Afrodit’i seçer ve kıskanan diğer iki tanrıça savaş kazanlarını kaynatmaya başlar.
Afrodit’in seçilmesi, vereceği ödülün cazibesinden midir yoksa Afrodit’in en güzel kadın olmasından mı? Bu da ayrı bir tartışma. Jüri tam olarak objektif midir? Anlayacağınız, günümüzdeki edebiyat ödüllerinin hakkaniyeti ne kadar tartışılıyorsa, bu mitolojik yarışma da bir o kadar şaibeli sayılabilir.
Ama sonuç olarak dünyanın en çok incelenmiş destanı bir güzellik yarışmasıyla başlar. Peki bu yarışmaya Nepalli güzelimiz katılabilir miydi? Sanmıyorum, Greklerin katı ölçütlerine göre buna müsaade edilmezdi. Bu noktada aklıma şu geliyor, Bayan Garrett bu yarışmada yer bulabilseydi, eski Yunan medeniyeti nasıl bir şey olurdu? Şişmanların da zayıflar kadar güzel olduğu, güçlülerin zayıfları ezmediği, cılız, iki adım koşunca tıknefes olan, karşısına bir canavar çıkınca ağlayarak psikolojik destek almaya giden kahramanların destanları üzerine kurulan bir medeniyet neye benzerdi? Daha doğrusu böyle bir medeniyet kurulabilir miydi? Acımasız rekabet koşullarıyla sürekli toprak, ganimet ve esirler için savaşların çıktığı o çağda beden olumlamacı, hoşgörülü, eril dilden uzak duran bir anlayışın sonu, eğer eril zihnim beni yanıltmıyorsa, Troya’nın sonu gibi olurdu. Yani toptan katliam, esirlik, yıkım. Elbette çok daha hızlı bir şekilde.
İyi de, insanların tavuk keser gibi acımasızca katledildiği ilkel çağlarda mı yaşıyoruz ki o çağın koşullarını göz önünde bulunduralım? Kaba kuvvete dayalı bir dünyadan kurtulmadık mı? Bugün fiziksel üstünlüğün önemi azaldı, zihinsel güç daha değerli. Makinalar, bilgisayarlar pek çok işi bizim yerimize yapıyor, kas gücüne ihtiyacımız yok denecek kadar azaldı. Ve daha da azalıyor. Günden güne daha gelişmiş robotlar yapılıyor, yaşam kolaylaşıyor.
Ama bir de madalyonun öbür yüzü var. Savaşlar neredeyse hiç durmadı. Şu an tepemizde Ukrayna ile Rusya, Suriye’de çeşitli gruplar, daha aşağıda İsrail ile Filistinli direnişçiler savaşıyor. Batımızda Bosnalılar otuz yıl kadar önce büyük bir etnik temizliğe maruz kaldı. Doğuda ise Ermenilerle Azerilerin namluları hâlâ barut kokuyor. Ülkemiz de kırk yıldır PKK terör örgütüyle mücadele ediyor. Binlerce insan öldürüldü bu süreçte.
Mücadelenin bu silahlı biçimi dışında acımasız kapitalist yaşamda da insanlar sağlıklarını ve akıllarını tehdit eden bir yarış içindeler. İnsan kültürünün rekabet ve yarışma boyutu hiç azaldı mı, merak ediyorum. Diğerlerini geçme, daha iyi, güçlü, zengin, güzel vs. olma çabasıyla insanlar estetik operasyonlara yatıyor, diyetler ve kozmetiğe milyarlarca dolar para harcanıyor. Erkekler asla kullanmayacakları kaslarını geliştirmek için saatlerini ter kokan spor salonlarında geçiriyor, steroidler kullanıyor. Bu bakımdan kanlı Grek savaşlarından daha “insancıl” bir dünyada yaşıyor muyuz, sanmıyorum.
Peki İlyada’nın temelini oluşturan bu rekabet ve yarışma ruhu, Homeros’un diğer ozanlardan daha iyi olma hırsıyla çok çalışmasına, büyük bir eser yaratmasına vesile olduğu gibi, bugünkü edebiyat dünyamızda ne rol oynuyor? İlyada’yı iyi bir eser yapan şeyler, benim kitabımı da değerlendirmekte kullanılacak evrensel ölçütler midir, yoksa her kadının güzel olduğu gibi, her kitap da İlyada ayarında bir başyapıt sayılabilir mi? Başka bir şekilde soracak olursak, bugün kötü edebiyattan söz edilebilir mi?
Öyle görünüyor ki hayır. Herhangi bir kitabın kötü olduğunu söylemek birilerinin Zeus’una küfretmek gibi tüyleri diken diken ediyor genellikle. Edebi camia birbirini karşısına almamak, toksik etiketi yememek için düşüncelerini kendine saklamaya alıştı. Zaman zaman çıkan çekingen eleştiriler eskilerin acımasız saldırılarından çok farklı. Daha mülayim, daha orta yolcu. Şu şu kriterlere göre kötüdür diyen tek tük cengâver ise, maalesef arkaik kriterlere takılıp kalmış. Metodları doğru olsa da hükümleri yanlış. En azından bana öyle geliyor.
Yani sadece kadınları değil, edebi eserleri de güzel-çirkin diye notlamaya kalktığımızda, bir tür faşist damgası yeme riskiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu da garip bir kakofoniye, her eserin eşit derecede değerli olduğu bir keşmekeşe neden oluyor. Yüzlerce yerli yazarın, sayısız çeviri eserin her biri, kendi kitabının İlyada’dan aşağı olmadığı inancıyla okunmayı bekliyor. Fakat okurun ne öyle bir zamanı ne de sabrı var. Bir süzgeçten geçmeyen, rastgele tüketilen edebi eserlerdeki kalitesiz dil; sürekli kötü yemek yiyerek, nargile ve kaçak rakı içerek artık tat alma hücrelerini öldüren kişilerin, istese de çürük ve çirkin olanı ayırt edemeyecek hale gelmesiyle neticeleniyor.
Buna karşı çıkan, edebiyattaki çirkinlerin yarışmalardan dışlanması gerektiğini savunanlarsa, maalesef ikna edici bir hava estiremedi. Genellikle geçmişe takılıp kalmış zevksiz ve yeteneksiz bir grup bunlar. Elbette bu kişilerin, değişen dünyada eski ölçütleri kullanma inadı işe yaramıyor diye kıyaslama ve değerlendirme çabamızdan tümüyle vazgeçecek değiliz. Fakat neyin iyi ve güzel olduğunu belirlemekte sıkıntı yaşadığımız bir döneme girdiğimiz de inkâr edilecek gibi değil. Örneğin ben, klasiklerin en klasiği İlyada’dan sıkılıp bıraktım. Çok kötü bulmadım ama yarısından sonra tekrara düştüğünü, bana bir şey vermediğini hissettim. Diğer yandan, onun woke duyarlılıklarıyla budanmış ve modifiye edilmiş halini Netflix dizisi olarak zevkle izledim. Nasıl oldu bu?
Akla gelen ilk yanıt, benim sığ bir köylü olduğum. Olabilir. Yüksek sanat eserlerinin zevkine varacak yetkinlikten yoksunumdur. Günah keçisi rolüne girerek kendimi feda edebilirim ama bu cevap beni tam olarak tatmin etmiyor. Benim şahsi yetersizliğimin dışında ortada bir şey var. İlyada’nın geceler ve günlerce süren bir anlatı deneyimi olması; sesin, mimiklerin, belki müziğin yardımıyla canlandırılması, antik dinleyicinin zaman algısı, dikkati vs. ile modern bireyinkiler arasındaki farklar gibi kolayca belirleyebileceğimiz kültürel unsurlar akla geliyor ebette. Yine de bu konuyu düşünmek lazım. Belki bu süreçte Türk edebiyatındaki kalite düşüşüne dair ipuçları da yakalayabiliriz.
Selman Dinler

