Taşraya gelen memurları kaba bir genellemeyle, taşralı olanlar ve taşraya mükafat olarak geldiğini düşünenler şeklinde ikiye ayırabiliriz. Bence bunda bir beis yok. Sonrası yönetmene senaryo, yazara öykü, köylüye dedikodu ya da dışarıdan gelenin yaşadığı ve her şeyden şikayet ettiği uzun geceli kış mevsimi, bol oksijenli bahar ayları, belki de azıcık yaz demek. Siyasi ve toplum temelli bir sürü okumaya müsait olan NBC filmlerine bir yenisi daha eklendi. Kuru Otlar Üstüne. Filmin ismi özellikle İngilizcede çok havalı.
Kuru Otlar Üstüne, Ceylan’ın onuncu filmi. Başrollerde Merve Dizdar, Deniz Celiloğlu ve Musab Ekici oynuyor. Film bir köy okulunda görev yapan Samet’in ilk fırsatta gitme isteğiyle beraber, ev arkadaşı olan Kenan ile bir patlamada bacağını kaybeden Nuray öğretmenin aralarında geçenleri anlatıyor. Konuyu tek cümleye sığdırmak isteseydik sanırım bu olurdu.
Ben bildiğim yerlerden anlamak ve yorumlamak istiyorum. Çünkü filmi, zamanında bir köy okulunda ücretli öğretmenlik yaptığımdan bazen öğretmen, bazen oralı olan öğretmen bazen de başka yerden gelen öğretmen şeklinde izledim. Bunun yanında yaratılışı erkek biri olarak da var olduğumdan, doğrudan bu filmi izlerken empati yapabileceğim ya da muhatap alınacağım birden çok kimliğe sahibim. Hoş sadece bir izleyici olarak da bu filmi izlemek isterdim ama okuduklarımız ve izlediklerimize doğal olarak varlığımızla misafir olduğumuzdan böyle bir çeşitliliğe sahibiz.
Ben bir Nuray’dan biraz da sevdiğim bir sinema yazarından rol çalarak direkt konuya gireceğim. Yavşak bir kent soylu öğretmenin dördüncü yılına girdiği görev yerindeki, erkeklik halleri ile bunu boca ettiği diğer insanları ve bunları yüzüne vuran Nuray’ı izlediğimiz Kuru Otlar Üstüne aslında tek kelime ile bir yüzleşme filmi. Tek fark yüzleşmenin sonu bir yere çıkmıyor. Ya bu yüzleşme bize evet bazı insanlar kötüdür diyor ama o kadar. Egosuyla, erkekliğiyle hesabı ve kitabıyla adım adım ilerleyen Samet kendini de bir yere çıkarmıyor gibi geldi bana. Yönetmen izleyiciyi bir yere götürmek zorunda değildir tabii de, ne oldu şimdi gibi bir cümlemiz var elimizde. İçinde yaşadığı halleri, ilk bölümde bir kız öğrenci, ikinci bölümde bir kadın öğretmen etkisiyle anladığımız Samet, yine bildiği yoldan gidecek bir sırıtışa sahip görünüyor.
Tabii ki bu cümlelerin dışında birden çok felsefesi, politik göndermesi, toplum analizi var ve yapılacaktır. Ama ben bende uyandırdığı hissiyat bu şekilde.
Bunların yanında, şehirliler gibi köye kendince medeniyet getiren, köyde sıkılan, sosyallik adı altında bölgenin komutanıyla görüşen, gerilla adayına borç veren, köyün veterineri ile de muhabbetini sürdüren Samet, kar altında kış uykusuna yatırdığı erkekliğini de filmde yüzleşmenin simgesi haline gelen Nuray sayesinde ortaya çıkarıyor. Çünkü öyle olması gerekiyor. Hatta bunların bir sahne olduğunu da kadrajın dışına çıkınca Samet ile anlıyoruz ki o da bence neden yapıldığı ya da niye yapıldığı belirsiz bir hareket. Ötekiyle olan mücadelesi, çocukken kolay yeneceğimiz çocuklara iki üç tane gol avansı vermemiz gibi ilerliyor. Başta karşısındakini ciddiye almayarak tatmin ediyor kendini. Sonra bir mücadele olduğuna ikna oluyor derhal hedef koyuyor. Ve bu hedefe ulaşacağını anladığı an son derece pişkin bir halde rakibine bundan bahsediyor. Yani galibiyetinden. Bu üstünlüğünü de kendi hayatıyla ifade ediyor. Mesela büyük şehirli olmak ile. Ya da buna benzer bir deneyime sahip olmak ile. Çünkü karşısındaki de annesinin evlendirmek isteyip durduğu oralı memur en nihayetinde. Aynı maaşı almaları da hiçbir şey değiştirmiyor. Görmüş geçirmiş olmak etkili malum, o da aynısını söylüyor zaten. Kabaca sen bir yere mi çıktın oğlum demeye getiriyor her konuşmayı. Hafif ama kötü bir belirgin kibirle yapıyor bunu. Belki de buradaki tesellisi, kış boyu birbirinin dedikodusu yapan meslektaşlarına olan kızgınlığı belki de yaratılışında var olan o bencilliğidir. Ya da asla ulaşamadığı o herkeste var olan iyiliğin mecburi görevde mecburen derinlere inmesidir. Ama bunların da bir etkisi yok sanki. Son sahneye gelene kadar devam eden bu dünyayı avucuna alma isteği ve bunu son derece sorumluluktan kaçarak, genelleyerek, etiketleyerek yapma isteği asla bitmiyor. Belki de Samet, iyi şeyler yaptığını iddia eden bir grup narsisti, Nuray elinden geleni yapan birini, Kenan da çalışıp memur olunabilen köy çocuğunun herhangi bir savaşta nasıl yıkılıverdiğini simgeliyordur. Aynı şekilde karda gördüğümüz bir detay sarı ışıklar, ören yerleri ve uzun akıcı diyalogların işaret ettikleri gibi.
Film, kurtulunması gereken uzak köyleri, çok yenilik bulunmayan ve belli ki buna dikkat etmemiş NBC sahnelerini ve filme yedirilen fotoğrafları da barındırıyor. Samet karakterinin Sevim ile olan yaşama tutunmasına ilave olarak fotoğraf da katkı sağlıyor. Basit bir makine ile çekiyor tabii bu fotoğrafları ama ekrana çok daha profesyonel olarak yansıyor. Bu sahneleri bir seyirci olarak sevmediğimi çünkü akışı bozduğunu daha doğrusu zamanlamasının yanlış olduğunu söyleyebilirim. Diyaloglar insana, yer yer bu adamdan bu laflar çıkmaz ama dedirtiyor tabii. Orada da devreye yönetmenin kendisi giriyor. Sahnede görmüyoruz ama NBC konuşuyor. Herhangi bir edebi eserde son derece sorun olabilecek bir şey bu. Bence filmde de kötü görünüyor. Ama aradaki bir tane cümle için bekliyoruz o atışmaları pin pon topu gibi gidip gelen lafları takip ediyoruz ritim bizi alıyor ve bırakıyor. Yönetmen bize söylemek istediklerini söylüyor.
Toparlayacak olursam, bir araba yolculuğunda olan üç karakterimiz bir geçiş ile zamanı atlıyor ve final sahnesine geliyoruz. Ve o kendi içinde yüzleşme çatışma diyebileceğimiz sahneden sonra bir ufak gezintide görüyoruz kendilerini. Evet Ahlat Ağacı’ndaki Sinan’ın geçişi kadar kötü bir geçiş değil ama yine de sorunları olan bir akış olduğunu düşünüyorum. Ve bu sahne ile beraber filmin çözülmesini yine Samet üzerinden öğreniyoruz.
Son olarak, hakkını vermek adına, Deniz Celiloğlu dışında Münir Can Cindoruk’un çok iyi oynadığını belirtmek istiyorum. Öğretmenler odası dahil olmak üzere zaten beklentimiz içinde olan bazı detay sahnelerin son derece gerçekçi ayrıntılarla çekildiğini de eklemek isterim.
Halil Yörükoğlu
