Kişinin yazar olma telaşı, bana göre edebiyatımızın en büyük problemi. Telaşın nihai sonucu olan acelecilik, hızlı üretilen ve kolay tüketilen bir ürüne ihtiyaç duyar. Öykü de kolay yazılması ve yayınlanması nedeniyle yazar adayının ilk tercih ettiği tür oluyor. Az çok okuma kültürü olan, eli kalem tutan herkesin yolu bir şekilde öyküye çıkıyor. Yazıyorlar ve sıklıkla yayımlıyorlar.
Bir yıl içinde onlarca öykü yayımlayan yazarlar görüyorum. Excel listelerinde hangi öykü hangi dergide ya da mecrada yayımlanmış, dökümleri yapılmış ve sosyal medyada gururla paylaşılmış.
Bir yılda onlarca öykü nasıl yayımlanır? Hatta nasıl yazılır? Bu mümkün mü? Mümkünmüş. Ceplerime bakıyorum. Bir senelik emeğime. Üç beş öykü var yok yayımlanan. Bilgisayarıma, defterime bakıyorum. Yarım kalmış, henüz başında pes edilmiş öyküler, bitmiş ama dergiye gönderilmeyecek kadar vasat, iç dökümünün ötesine geçmeyen taslaklar var sadece. Eli yüzü düzgün, imzamı atmaya utanmayacağım üç beş öykü de bir şekilde dergi sayfalarında yer almış.
O listelere dönüp bakıyorum. Öykülerin çoğunun çevrimiçi dergilerde yayımlandığını görüyorum. Bunların içinde Oggito, İshak Edebiyat, Parşömen, Edebiyat Haber, Litera Edebiyat gibi bilinen çevrimiçi dergilerin yanı sıra adını duymadığım, daha önce görmediğim pek çok çevrimiçi ya da matbu dergi de var. Bu dergilerin yayın kurulları, editörleri kendi beğenilerine, ölçütlerine göre değerlendirmelerini yapıyorlar ve yayımlanacak öyküleri seçiyorlar. Kuşkusuz bir yayımlama stratejileri var. Nihayetinde gelen öykülerin niteliği yayımlanan öykülerin niteliğini belirliyor.
Çevrimiçi dergiler ayda on-yirmi öyküye yer verebiliyor. Çevrimiçi dergilerin çeşitliliği, hızlı erişilebilirliği sayesinde öykünün yayımlanma olasılığı da artıyor. “Birisi olmazsa diğeri” mantığıyla bir şekilde kendine yer bulabiliyor öyküler. Kabul edilip yayımlanıncaya kadar devam ediyor yolculuğu.
Matbu dergiler süreli yayınlar olduğu için daha seçici olmak zorunda. Bu da değerlendirme sürecinde öykünün yayımlanma şansını düşürüyor çünkü Notos, Varlık, Sözcükler, Kitaplık gibi köklü edebiyat dergilerine çok sayıda öykü gönderiliyor, haliyle reddedilen öykü sayısı daha fazla oluyor. Bu dergilerde yer bulamayan yazar, şansını başka dergilerde deniyor. O da olmazsa çevrimiçi dergilerde bir şekilde yer bulabiliyor öyküsüne. Bu da demek oluyor ki günümüzde bir öykünün yayımlanmaması neredeyse imkânsız.
Çevrimiçi dergileri küçümsemiyorum. Aralarında gerçekten beğendiğim, nitelikli olduğunu düşündüğüm, editörlerine güvendiğim dergiler var. Ben de zaman zaman bu mecralarda yazılar yayımlıyorum. Çevrimiçi dergilerde yayımlanan öyküler daha çok okura ulaşabiliyor. Öyle ya, nihayetinde okunmak için yazıyoruz. Öyküler, sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlar sayesinde hızla okurunu bulabiliyor. Bu açıdan muazzam bir dağıtım mekanizmasına sahip fakat etkileşim çağının bir ürünü olup çıkmak gibi bir risk de var. Okura hızla ulaşan ama okunmayan, sadece beğeni ve etkileşim alan öyküler haline gelebiliyor. Çoğunlukla öyküye yeni başlamış yazarlar, sıklıkla çevrimiçi dergileri tercih ediyor ve bu yazarlar kesinlikle reddedilmiyorlar. Reddedilmemek, yazma cüretini beraberinde getiriyor. Bu cüret ise biteviye tekrar eden kof bir üretim döngüsüne neden oluyor.
Bize edebiyat dergilerinin birer okul olduğu öğretilmişti. Buna inanmıştım, hâlâ da inanırım. Yazılan öykülerin hepsi yayımlanmamalı bana göre. Yazar reddedilmeli. Birileri tarafından yazdığı öykünün kusurları olduğu, yazdıklarının birer başyapıt olmadığı yüzüne söylenmeli.
Yazar reddedildikçe daha iyinin peşine düşer. Yazarın öyküsüyle kurduğu duygusal bağı kırması gerekir. Bu iş de editörlere, yayın kurullarına düşer. Bir dergiden ret alan öykü, bir başka dergiden de ret alıyorsa yazdığım öykü gerçekten iyi mi, nitelikli mi diye durup düşünmelidir yazar. Yayımlanana kadar tüm dergilere göndermemelidir öyküsünü. Bir yerde o öyküyü çöpe atmayı ve yeninin peşine düşmeyi öğrenmelidir. Öyküsüne sıkı sıkı sarılan, reddedildikçe dergileri, editörleri suçlayan öykücü yerinde saymaya mahkûmdur.
Yazmaya başladığım dönemde, yani 2000’lerin başında, bu kadar edebiyat dergisi yoktu. Nitelikli bulduğumuz üç beş dergi vardı. Bu dergilere öyküler gönderip cevap beklerdik. Şanslıysak birkaç cümle eleştiri de alırdık. Aylar süren bekleyişler olurdu ve olumsuz yanıtlar da alırdık. Pes eder, öyküyü çöpe atar, yenisine başlardık. “Öykünüz yayın listesine alındı, önümüzdeki sayılarda yayımlanacaktır” cevabını alınca aylar süren heyecanlı bekleyişler başlardı. Bir öyküm, bu yanıtı aldıktan bir yıl sonra Özgür Edebiyat Dergisi’nde yayımlanmıştı.
1947’de yayın hayatına başlayan Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nden bu yana edebiyatımızda öykü dergiciliği var. O meşhur 50 kuşağının kendini duyurabileceği 50-60 yılları arasında sadece 11 dergi vardı. Buna rağmen hala 50 kuşağını konuşuyorsak burada durup düşünmekte fayda var. Yani bir kuşağı var eden şey edebiyat mecralarının çeşitliliği değil, yazılan ürünlerin nitelikli oluşudur.
Bir grup insanın bir araya gelip matbu ya da çevrimiçi bir dergi, fanzin çıkarmasını önemsiyorum fakat nicelik niteliğin önüne geçtikçe, yazılan her öykü yayımlanana kadar yolculuğuna devam ettikçe vasat öykülerin sayısı artacak, nitelikli öyküler bu karmaşanın arasında kaybolup gidecektir. Böylece özgüveni yüksek ama öz farkındalığı düşük yazarlar var olacak. Reddedilmeyen yazarların çokluğu, vasatın üretme cesaretini kamçılamaya devam edecek. Reddedilmeyen yazar, bu fasit daire içinde aynı öyküyü biteviye yazmaya devam edecektir.
Tunç Kurt
