Site icon Parşömen

Mesut Barış Övün: Günizleri (10)

Köstebek Etkisi’nin yazarı Fatih Selvi’nin sosyal medya hesabından yaptığı Faulkner paylaşımları bana bundan yaklaşık otuz yıl önce yaptığım bir yanlışı hatırlattı. Okuldaki son yılımda, biraz da mezun olma halinin verdiği tedirginlikten olacak, bir yerlerde yüksek lisans yapmak gibi ani bir düşünce belirmişti kafamda ve –nedense– bizim fakültenin Amerikan Kütür ve Edebiyatı bölümüne başvurmaya karar vermiştim. Süregelen bir akademik heves ve hırstan ziyade, önümde uzanan dönemin belirsizliğine karşı aceleyle alınmış bu kararı tatbik etmek için derhal kütüphaneye gittim ve raftan Ses ve Öfke’yi aldım. Yurttaki odamda kitabın ilk bölümünü okurken, ben neyin içine düştüm böyle, diye düşündüğümü hatırlıyorum!

Oldukça komik bir durum, şimdi bakınca. O gün Ses ve Öfke’den en ufak bir edebi keyif almadığım gibi romandaki cümlelerin çoğunu anlamıyordum bile! Faulkner’ın dili benim öğrendiğim İngilizceye pek benzemiyordu. Yabancı bir dil değildi sadece, Agota Kristof’un Okumaz Yazmaz’da kullandığı ifadeyle söyleyecek olursam, düşman bir dildi aynı zamanda. Benim henüz yeşermeye başlamış, kararsız akademik heveslerimi öldüren bir dil…

Ses ve Öfke’nin dünya edebiyatının en çetin metinlerinden biri olduğunu sonraları öğrendim tabii. Ben onu normal bir kitap sanıyordum! “Yaptığım yanlış” diye nitelediğim şey de bu. O zaman birilerine danışabilir, bana yol göstermelerini isteyebilirdim. Böylece geçişi daha yumuşak yapmamı sağlayacak metinler bulabilirdim. Ama kimseye bir şey sorduğum yoktu; kafama göre takılıyordum işte.

Burada konu yabancı dil de değil, yazarın kullandığı teknikten dolayı başka dillere aktarılması, o dillerde okunması da zor olan bir romandan bahsediyoruz. Bu bakımdan, Fatih Selvi Faulkner’ın bazı kitaplarının sadece elit okura hitap ettiğini söylerken haklı. Bu ifadeden yoğun okuyan, bizzat yazma edimiyle uğraşan kişileri, sanatçıları anlıyorum ben. Gerçekten öyle. Ses ve Öfke ya da ne bileyim, Döşeğimde Ölürken ya da Ağustos Işığı kolay kolay kimseye tavsiye edebileceğim romanlar değil.

Öykülerini önerebilirim ama. Fatih Bey, yaptığı (kolaydan zora) Faulkner listesinde Emily’ye Bir Gül’ü en başa koymuş. Gerçekten de, kitaba adını veren hikâyenin yanı sıra “Kuru Eylül” ve “O Akşam Güneşi” gibi nefis öyküleri olan bu toplamı atlamak olmaz. Yazanlar zaten biliyordur, sözüm özellikle (öykü) yazma yoluna yeni çıkmış, bu alanda hevesi ve hırsı olan genç arkadaşlara.

***

Türkiye 2016 yılının başında birkaç hafta arayla iki Mustafa Koç’unu birden kaybetti! Birincisi 3 Ocak’ta, karlı ve çok soğuk bir pazar günü aramızdan ayrıldı. Kendi halinde, kimseye zararı dokunmadan yaşayıp giden tipik bir Anadolu insanıydı. İzmit’teki Petrol Ofisi’nden emekliydi ve ilerlemiş yaşına rağmen kimi sabahlar erkenden kalkıp mütevazı tarlasına çalışmaya gidiyordu. Zaten ömrünün son yılları hep tarla-ev-cami üçgeninde geçti. Şimdi zihnimdeki en net görüntüsü, yaz mevsimlerinin başında, Pamukova’da otobüs duraklarının karşısındaki yol ağzında oturup önüne koyduğu iki üç kasa kirazı satmak için beklerkenki halidir.

Torunları arasındaki lakabı Mübarek’ti. Bayram günlerinde herkes bir araya gelince odada oluşan uğultu içinde bazen bir köşede sessizce oturur, varlığını unuttururdu. Bazen de içerdeki neşeli gürültünün çekimine kapılır, kendisi de aniden muhabbete dalar ve neredeyse bağırarak gerekli gördüğü kişi veya kişilere fırçasını atardı. Böyle durumlarda kuzenler birbirine bakar, “Mübarek konuştu gene” derlerdi. Ya da “Bu Mübarek de tam bir mübarek ha!” gibi şeyler söylerlerdi.

Bu Mustafa Koç benim büyükbabamdı. Sessizce yaşayıp sessizce öldü. Cenazesinde hiç kamera yoktu; sadece “Paşalar köyünden gelme, Yenice Mahallesinde oturan…”

***

Boş bir stadyumun tribünlerinde özel güvenlikçilere yönelik bir ders. İçlerinden biri, bir holigan rolünde, sahaya atlıyor. Bunun üzerine, dersi veren güvenlik uzmanı –kısa saçları ve kara gözlükleriyle oldukça havalı biri– bu tip durumlarda yapılması gerekenleri tribünlerde sessizce oturan kursiyerlere gösteriyor ve çevik hareketlerle saldırganı etkisiz hale getiriyor. Ders bitince kamera orada oturan iki kadın güvenlikçiye yaklaşıyor. “Tabii faydalı oldu,” diyor biri, sunucunun heyecanla sorduğu soruyu yanıtlarken, “Bunları zaten öğrenmemiz gerekiyor.” Yüz ifadesinden (yanakları düşük, gözleri ışıksız, dudakları zar zor hareket ediyor) bu özel güvenlik görevlisinin aslında kendini oraya ait hissetmediğini hemen anlıyorsunuz. Kamera henüz bu yüze zoom yapmamışken bile ortada olan bir gerçek: Bu genç yüzde bir duygu yok bu anlamda, bilgi var sadece. Böyle zorlu bir dönemde iş bulmuş olmanın ve bu işte kaldığı sürece ay sonlarında maaşını almaya devam edeceğinin bilgisi. Kuru bir bilgi yani.

***

Suriye’de doğmuş ama çocukluğu Suudi Arabistan’da geçmiş, Cidde’de. Sonra orada da bazı sorunlar, ayrımcılıklar başlamış. Mevzunun bize uzaklığı ve zamanın azlığı nedeniyle bu konuda ayrıntılara girmiyoruz. Cidde’den Hatay’a taşınmışlar ve Türkiye’de yeni bir hayat kurmuşlar. Depremden sonra birisi onlara Sakarya’dan söz etmiş. Zaten daha önce buraya gelen tanıdıkları, akrabaları varmış. Buradaki yaşam da böyle başlamış. Çocuklarla hem onu dinliyoruz hem de, ne ilginç hayatlar var, der gibi bakışıyoruz. İçlerinden biri, peki bölümünü nasıl seçtin, diye soruyor. O da, bir gece Allah’a sordum, o da bana söyledi, diyor, bakışlarını yere çevirerek.

***

Sayın Editör,

Sitenizin dosya gönderim koşullarında sorduğunuz dokuz soruya toplu bir yanıt yazmaya çalıştım. İlginize sunarım.

9 soruya yanıt: Bu dosyada kısa kısa öykü türünde yazdığım metinlerimi bir araya getirdim. Yalın bir dil kullandığım bu öykülerde gündelik hayatta karşılaştığımız anlık durumları, yaşadığım veya çevremde tanık olduğum diyalogları ve onların çağrışımlarını işledim. Dosyadaki öykülerden bazıları Dünyanın Öyküsü, Notos, Çevrimdışı Edebiyat ve Yeni E adlı dergilerde ve Oggito.com adlı sitede yayımlandı. Kitabımın benzer türdeki kitaplardan bir farkı varsa da bunu ben söyleyemem. Özgün bir tür olan ve benim özellikle sevdiğim kısa kısa öykü, diğer türlere kıyasla nispeten az ürün verilen bir alan. Eğer yazdığım öyküler belirli bir yetkinliğe ulaşmışsa ve Türk Edebiyatında bir yere karşılık gelecekse onların kitaplaşması hoşuma gider. Dosyamın yayın kurulunuzca onaylanması en içten dileğimdir.

Saygılarımla.

Mesut Barış Övün

Exit mobile version