İkinci Dünya Savaşı sırasında da erdemli insanın sorması gereken soru artık “Nasıl hayatta kalırım?”dan çok, “Nasıl insanlığımı korurum?” olmuştu. Bugün, Montaigne’in ölümünden 431 yıl sonra, insanlığın bu sorunları aşabildiğini söylemek olanaksız. O günkünü aratmayan bir fanatizmle uluslar birbirini kırmaya, kan akıtmaya ve halkları yurdundan sürmeye devam ediyor. İnsanın insana ve diğer canlılara uyguladığı şiddet artık sıradanlaştı ve kanıksandı. Biz, yine aynı soruya yanıt arıyoruz: “İnsanlığımı nasıl korurum?”
Edebiyatın kurucu metinlerinin, klasik yapıtların yeniden ve yeniden çevrilmesi ne anlama gelir? Önümüzde bir hatta pek çok yetkin çevirisi dururken niçin yeni, henüz dilimize kazandırılmamış yapıtlar yerine klasikleşmiş bir kitabı bir kez daha çevirme, yayımlama gereği duyarız? Bu, pekâlâ zaman ve emek israfı sayılmaz mı?
Söz konusu olan edebiyat ise bu son derece düz ve basit mantığın geçerliliği yoktur. Her yeni çeviri, kendi zamanının sesini taşır. Hemen her yeni kuşak okurun zihninde taze anlam ayrıntıları, renkler ve tatlar kazanan dil, eski yapıtlardan da kendi akışına uyum göstermesini ister. Klasik bir metni bir kez daha çevirmeye girişen mütercim, ana metnin önceki çevirilerinde kısılmış, bastırılmış olan sesleri ortaya çıkarma iddiasındadır, öyle olması gerekir. Örneğin, Sophokles’in Antigone tragedyasını bugün ele alan bir çevirmen, kibirli kral Kreon’un haksızlıklarına isyan eden genç kızın sesine, aynı yapıtı 20. yüzyıl başında çevirmiş birine göre bambaşka bir ton verecektir. Edebiyat tarihinin en eski metinlerinden Sümer Destanı Gılgamış da pekâlâ, kadın karakterlere ses veren bir bakışla yeniden çevrilebilir, ki geçtiğimiz yıl İngilizce’de böyle bir çeviri yayımlandı.[1]
“Denemeler”in tamamı ilk kez tek ciltte
Bu cümleleri niçin kurma gereği duydum?
Fransız yazar ve düşünür Michel de Montaigne’in (1533-1592) ölümsüz yapıtı Denemeler’in yakın zamanda, usta çevirmen İsmail Yerguz’ün Türkçesiyle tam metin olarak yayımlanması üzerine… Alfa Yayınları, Denemeler’i tek cilt halinde yeniden okura ulaştırdı. 16. yüzyılda yayımlanmış, dünya edebiyatının en çok bilinen ve değerinden hiçbir şey yitirmeyen bu başyapıtının, iyi bir mütercim tarafından yeniden çevrilmesi, elbette bir “edebiyat olayı”dır ve üzerinde durulmaya, konuşulup tartışılmaya değer. Fakat Türkiye’de edebiyat ortamının her zaman daha önemli ve öncelikli sorunları (örneğin, Türk edebiyatı / Türkçe edebiyat tartışması) olduğu için bu tür konulara pek sıra gelmez!
Deneme türünün kurucusu Montaigne, Denemeler adını verdiği kitabının ilk iki cildini 1580’de yayımladı. Üçüncü cilt, yazarın ölümünden sonra, 1595’te basıldı. Denemeler 1603’te İngilizceye çevrildi. Kalıplaşmış düşüncelere maydan okuyan, insanoğlunun dert edindiği her konuya değinen; düşüncelerini içtenlikle, yalın ve kıvrak bir dille anlatan bu filozof-yazarın denemeleri yüzyıllar boyunca okundu, sayısız dile çevrildi. Türkçede bu şansa erişmek için dört asırdan fazla beklemek gerekecekti. Türkiye’de okurlar, Denemeler’i Sabahattin Eyüboğlu’nun seçki-çevirisi ile tanıdı. Eyüboğlu, Montaigne’in üç ciltlik yapıtından gönlünce seçtiği kısa metinleri ilk kez 1940 yılında Tercüme Dergisi’nde yayımlamaya başladı. 1947’de bu tefrika Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Eyüboğlu, her basımda kitaba yeni denemeler ekledi. Sonraki uzun yıllar boyunca farklı yayınevleri Sabahattin Eyüboğlu’nun seçkisini yayımlamaya devam etti. Denemeler adeta çevirmenin Türkçesi ile özdeşleşti. Eyüboğlu, yapıtın tamamını çevirme olanağı bulamadan göçüp gitti. Türkiye’de ortaöğretim düzeyini geçmiş okuryazarların en azından Montaigne adını duyduğunu, Eyüboğlu çevirisinden birkaç deneme olsun okuduğunu söylemek olasıdır. Fakat yapıtın bütününü görmek ve okumak pek az talihli okura nasip olmuştur.
Denemeler’in tam metnini Türkçeye ilk kez Hüsen Portakal kazandırdı. Cem Yayınevi, Portakal’ın çevirisini 2006 yılında dört cilt halinde yayımlandı. İkinci tam metin basım, Temel Keşoğlu çevirisiyle, üç cilt olarak 2010’da Doruk Yayınları tarafından yapıldı. Engin Sunar’ın dört ciltlik çevirisi ise 2011’de Say Yayınları’ndan çıktı. 2023’e gelindiğinde Denemeler’in Fransızca aslından yapılmış üç farklı tam metin çevirisi bulunuyordu.
İsmail Yerguz’ün Denemeler çevirisinin önceki tam metin basımlardan belirgin farkı nedir? Yerguz, Montaigne’in sesinin gizli, kısık ya da baskılanmış hangi tonlarını ortaya çıkarıyor? Bu soruların yanıtı başka bir yazının konusu ve elbette yetkin bir Fransızca bilgisi gerektirir. Bugün değilse bir gün, buna el atan birileri mutlaka çıkacaktır. Şu kadarını söylemekle yetinelim: Montaigne’i sadece Eyüboğlu seçki-çevirisinden tanıyan/okuyan ve yapıtın tamamından habersiz okurlar için tek ciltlik bu davetkâr çeviri hayli şaşırtıcı olacaktır.
Alıcısı olmayan bir şeyi satmak
Okurlar, farklı bir çevirmen tarafından kotarılmış yeni bir Montaigne çevirisi ile karşı karşıya olduğuna göre şu soruyu sormak kaçınılmaz: Bugün hâlâ Denemeler’i okumalı mıyız ya da niçin okumalıyız? Montaigne bize ve bugüne ne söyler? Yazarın ilgilendiği, üzerine kafa yorduğu konulara, kavramlara, onları ele alış ve işleyiş biçimine baktığımızda üstelik düşüncelerinin hiç de eskimediğini, taptaze durduğunu gördüğümüzde, bu sorulara gönül rahatlığıyla “Evet” yanıtını verebiliriz. Evet, hâlâ ve her zaman Montaigne okumaya gereksinimimiz var; tıpkı Sophokles, Dante ya da Cervantes okumaya olduğu gibi.
Nietzsche, Montaigne için, “Böyle bir adamın yaşamış olması bu dünyada yaşamanın sevicini artırdı.” demişti. Stefan Zweig, ömrünün son yıllarında tamamlayabildiği Montaigne adlı kitabında[2], kendisini yurtsuz bırakan ve intihara kadar götüren Hitler Faşizminin yol açtığı İkinci Dünya Savaşı koşulları ile Montaigne’in tanık olduğu mezhep savaşları arasında bağlantı kurarak, “Montaigne ancak bu kader ortaklığından sonra benim için onsuz yapamayacağım bir yardımcıya, teselli kaynağına ve dosta dönüştü.” demişti. Montaigne’in bizzat tanık olduğu Katolik-Protestan iç savaşında nasıl sıradan insanın yaşamı fanatiklerin saplantılarına kurban edilmişse bütün Avrupa’yı kasıp kavuran, insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından birine yol açan İkinci Dünya Savaşı sırasında da erdemli insanın sorması gereken soru artık “Nasıl hayatta kalırım?”dan çok, “Nasıl insanlığımı korurum?” olmuştu. Bugün, Montaigne’in ölümünden 431 yıl sonra, insanlığın bu sorunları aşabildiğini söylemek olanaksız. O günkünü aratmayan bir fanatizmle uluslar birbirini kırmaya, kan akıtmaya ve halkları yurdundan sürmeye devam ediyor. İnsanın insana ve diğer canlılara uyguladığı şiddet artık sıradanlaştı ve kanıksandı. Biz, yine aynı soruya yanıt arıyoruz: “İnsanlığımı nasıl korurum?”
Montaigne Denemeler’i yazmak üzere şatosundaki odasına kapandığında, Fransa’da “insanlığın karanlık doğası bir kez daha hortlamıştı.” Ağustos 1572’de Katoliklerle Protestanlar kanlı bir savaşa tutuştu. Montaigne üzerine derinlikli bir biyografi[3] yazan Sarah Bakawell, o günleri “Kentler, hortuma yakalanan kayıklar gibi şiddetin içine çekilmişti.” diye betimliyor. Fanatikler, sokaklarda insan avına çıkmıştı; Seine nehrine o kadar ceset atılmıştı ki suyun renginin kızıla döndüğü söyleniyordu. İnsanlar artık kıyamet beklentisine girmişti. “Montaigne,” diyor, Bakewell, “bu şartlarda karşılıklı anlayıştan, sıradanlıktan, uzlaşma ve dostluktan söz açan yazılar kaleme almakla meşguldü. Montaigne, ölüme mahkûm dünyada alıcısı olmayan bir şeyi satıyordu.”
Montaigne dövme yaptırır mıydı?
Erdemlerin ters yüz edildiği, yalanın ayıptan sayılmadığı, insan onurunun kesintisiz çiğnenip şiddetin sıradanlaştığı çağımızda, insan kalmak için yine ve yeniden Montaigne’in savunduğu “akıl, mantık, sağduyu, özgürlük, vicdan, iyimserlik, empati, sorumluluk, diğerkâmlık” gibi kavramlara sarılmak ve bunların içini doldurmaktan başka çare görünmüyor. Montaigne hâlâ yenidir ve daima yeni kalacağından kuşku yok. O denli çağdaşımızdır ki Montaigne, bugünlerde sabah akşam tartıştığımız doğa kıyımı, ağaç düşmanlığı, hayvanlara eziyet, hayvan hakları gibi sorunları ta o zamandan dillendirir. Sadece insan ve erdemleri değil, hayvanlar ve diğer tüm canlılar da onun denemelerinin konusudur. Hayvanlara, ağaçlara, bitkilere saygı ve şefkat duyar Montaigne. Örneğin avlanmaya tiksinti derecesinde karşıdır. Sırf canlı oldukları için hayvanlara yoldaş muamelesi yapmanın boynumuzun borcu olduğunu söyler. Bizden 400 yıl önce yaşamış bu adam, şaşırtıcı bir şekilde bizim dilimizle konuşur, bizim dertlerimizi, kederlerimizi, arzularımızı seslendirir. Sarah Bakawell diyor ki, “Montaigne 16. yüzyılda değil de 21. yüzyılda yaşasaydı, muhtemelen vücuduna dövme yaptırırdı.”
Kuşkusuz Montaigne, Rönesans ile başlayan bilim ve sanat merkezli yeni dünyanın bireyi olarak modern insanın simgeleştiği bir isimdi. Akılcılık ve deneye dayalı bilgiyi temel alan Batı düşüncesinin mimarlarından biri oldu. Kalıplaşmış düşüncelere sırtını dönerek bilimsel kuşkuya değer verdi. “Birey”i ortaya çıkarmakla kalmadı, insanları “ben” üzerine düşünmeye çağırdı. “İnsanlar hep başkasına bakıyorlar, ben kendi içime bakıyorum. Benim işim kendimle. Kendimi inceliyorum, kendimi denetliyorum.” diyordu. Sanki, üç yüz yıl sonra “Eğer ben, ben değilsem kim benim yerimde olacak?” diyen Amerikalı filozof-yazar ve aktivist Henry David Thoreau’yu (1817-1862) müjdeler gibiydi. Thoreau’nun felsefeyi kitaplıktan, kütüphanelerden çıkarıp gündelik yaşama indirme düşüncesinin atası ve uygulayıcısı da Montaigne’den başkası değildi.
Yasaklı bir kitap olarak “Denemeler”
Hümanist dünya görüşü, çağına göre hayli ilerici-devrimci düşünceleri Montaigne’in düşman kazanmasına yetmişti. Bağımsız ve özgür bir birey olarak insanı savunması, Kiliseyi ve muhafazakâr yazarları bir hayli korkuttu. Onlar da hemen her çağın âşina olduğu bir yönteme başvurup Denemeler’e ve yazarına saldırmakta gecikmedi. Ateşli birer Katolik olan Pierre Nicole ve Antoine Arnauld, Logique de Port-Royal adlı kitaplarının 1666’da yayımlanan ikinci baskısında, “dinsiz ve tehlikeli” gördükleri Denemeler’in, Katolik Kilisesi’nin yasaklı kitaplar listesine alınması için çağrıda bulundular. Yaptıkları ihbar, on yıl sonra dikkate alındı ve Denemeler, 1676’da yasaklı kitaplar listesine eklendi. Montaigne, şu nedenle suçluydu, diyor Sarah Bakewell: “O aralar kitabı kötü şöhretli züppelerin, hovardaların, ateistlerin ve kuşkucu takımının gözde metni haline gelmişti.” (Sayfa: 151) Denemeler tam 200 yıl, 28 Mayıs 1854’e kadar yasaklı listede kaldı.
Bugün, “Montaigne hâlâ çağdaşımız mıdır?” sorusuna, hiç duraksamadan “Elbette ve her zaman” karşılığını vermememiz için bir neden yok. İnsan doğasının değişmez yanlarını anlatırken bireyin erklerle mücadelesinin de zamansızlığını işaretler gibidir Montaigne. Bugün birçoğumuzun içinden geçenleri, fısıltıyla söylediklerimizi ta o zamandan seslendiriyor. “Deneyim Üzerine” başlıklı denemesinde, “Yasalar ekseriyetle aptallar tarafından, daha çok da eşitliğe düşman, adaletten yoksun kişiler tarafından yapılmıştır – bu kişiler, her zaman boş ve istikrarsız kişilerdir.” der ve ekler: “Hizmet ettiğim yasalar parmağımın ucunu tehdit etse, orayı hemen terk ederdim ve gidip neresi olursa olsun başka yasalar arardım.”
Alfa Yayınları tarafından İsmail Yerguz çevirisiyle yayımlanan Denemeler’in girişinde, yapıtın Türkçe’deki serüvenini ve bu yeni çevirinin ortaya çıkışını anlatan, oylumlu-aydınlatıcı bir inceleme yazısı beklenirdi. Bu türden bir metin yerine, kısa bir editör açıklaması ile yetinilmiş. Yerguz’ün çevirisinden, Montaigne’i bir kez daha (ya da ilk kez) okuyup onun eskimez düşüncelerinin izinde “bugün”ü yorumlamak ise okura kalıyor.
Yalın Sürez
[1] Sophus Helle, Gılgamesh: A New Translation of the Ancient Epic, Yale University Press, 2022.
[2] Stefan Zweig, Montaigne, Çev: Ahmet Cemal, Can Yayınları.
[3] Sarah Bakawell, Nasıl Yaşanır ya da Bir Soruda Montaigne’in Hayatı ve Cevaplamak İçin Yirmi Teşebbüs, Çev: Emre Ülgen Dal, Domingo Yayınları.
