Site icon Parşömen

Tadımlık: “Heveskâr Çevirmen”

Osman Akınhay’ın üç ciltlik çevirmenlik ve yayıncılık hatıralarının 1981-2000 yıllarını kapsayan birinci cildi, Halil Gökhan’ın kapak tasarımı ve Şükrü Argın’ın “Çevirmenin Genç Bir Devrimci Olarak Portresi” başlıklı Sonsöz’üyle Agora Kitap tarafından yayımlandı. Kitaptan tadımlık bir bölümü sunuyoruz.

CEZAEVİNE GETİRTTİĞİM BU DAKTİLOYLA NE YAZACAKTIM BEN?

Şöyle ki, hapishanede bile olsa örgüt yaşantısı gün içinde bütün hayatınızı kaplar; fiilen tek başınıza bile sürdürseniz günlerinizi, zih­niniz hep ‘parti’nizle ve partinizin yürüttüğü ‘mücadele’yle; kendi­nize (ve dolayısıyla partinize, dolayısıyla işçi sınıfına) karşı duyduğunuz sorumluluğun gereklilikleriyle doludur. Hele ki hapishanede, birkaç kişilik veya daha kalabalık bir örgüt komünü hayatı söz ko­nusuysa, eğitim çalışmaları, periyodik toplantılar, acil değerlendir­meler, birbirini disipline etmeler, idareyle ilişkilerde gelişen durumlara göre (devrimci mücadelenin çıkarlarına uygun ‘en doğru’ biçimde) karar alma gerekliliği, bir eylem olursa içinde yer alacak mıyız, dışında mı duracağız; şu talebimiz için dilekçe mi versek, bu talebi­miz için üç günlük açlık grevi mi yapsak, başka cezaevlerindeki açlık grevlerini eylemle desteklesek mi desteklemesek mi derken, günlerin nasıl birbirini kovaladığını anlayamaz hale gelirsiniz. Şüphesiz, ken­dince iyi bir yaşantıdır bu; günler, haftalar siz anlamadan akar gider bazen. İnandığınız ve varlığınızı vakfettiğiniz bir ‘dava’ uğruna, bir ‘ütopya’ peşinde, kocaman bir çarkın dişlisi olmak…

Gelgelelim, örgütten kopmayla gelen yeni döngü –ve dolayısıyla, yeni yirmi dört saatlik düzen– hem maddi hem ruhsal anlamda de­vasa bir krater açar hayatınızda. Kişiliğinizin şekillendiği yeniyetme döneminizden itibaren hiç başınıza gelmediği bir yönde, bir sürü ‘küçük’ şeyle doldurmak istersiniz o ‘devasa’ boşluğu; bazen tutar bu niyetiniz, bazen yalnızlığınız derinleşir, bazen de erteleyip durursunuz iç sıkıntısının ürünü dertlerinize çare aramayı. Şu ya da bu, itici güç hangisi olursa olsun, benim çevirmenliğe esaslı bir çare olarak yönelişimde işte bu örgütümden ayrılmamdan dolayı doğan boşluğu kapatma dürtüsünün ciddi bir katkısı vardır herhalde.

Herhalde dedim, çünkü beni bir şeyler yazmaya (çevirmeye) kış­kırtan, yukarıda anlattıklarımla hiç alakası bulunmayan bir etken daha söz konusuydu. Örgütten ayrıldığım, yani çeviri yapmaya ni­yetlendiğim sırada C-2 koğuşundaydım. C-2’ye ise ‘cürmüm’ İs­met’le beraber ondan bir yıl kadar önce, başka bir arkadaşımız Seyfi’yle aynı koğuşta olalım diye gelmiştik ve üstüne Ankara ve İz­mir’den diğer örgüt arkadaşlarımız bize katılmışlardı. 1983 sonbaharında Çanakkale’ye getirildiğimizde ilk kaldığımız koğuş D-6’ydı ve D-6’da bir süre kaldıktan sonra B-4’e gönderilmiştik. İşte, B-4 koğu­şundayken, TÖB-DER davası yöneticilerinden Öner Yağcı’yı çok kıs­kanıyordum, çünkü daktilosu vardı ve daktilosuyla roman yazıyordu. Öner Abi’nin önce küçük bloknot defterlere notlar alışını, sonra da onları daktiloda temize çekişini gıptayla takip ediyordum.

Çanakkale’ye geldiğimizde, D-6 koğuşundayken çektirdiğim ilk tekli fotoğrafım (1983 sonbaharı).

Ben de örgütümden ayrılıp kendi başıma kalınca dışarıdan dak­tilo getirtme hevesine kapıldım. Daktiloyla yazmaya deli olurdum, çünkü babam bana daktiloyu İzmir, Selçuk’ta yaşarken, henüz altı yaşındayken öğretmişti. Ben çocukken A klavye vardı; eski Holly­wood filmlerindeki kareye yakın şekilde yüksek, siyah renkte dak­tilolardı bunlar ve kısa sürede babamın yazdığına baka baka, tıpkı onun gibi iki parmakla çok hızlı ve yukarıdan sertçe vurup şakırda­tarak yazmayı öğrenmiştim (halen de bilgisayarda bile, illa ki harici klavyeyle, iki parmakla, yalnız artık F klavyeden ve yine sertçe vu­rarak yazarım).

(…)

İşte, B-4 koğuşunda Öner Yağcı’yı daktilosuyla görüşümden beri zaman zaman “hadi, ben de başvurayım, ne kaybederim ki” deyip duruyordum içimden. 1986 ilkbaharında örgütten ayrılmam buna vesile oldu; cezaevi yönetimi o yıllarda bizlerle genellikle diyalog kurmaktan yana tavır alıyor, dönemsel krizler dışında uzlaşmaya açık bir politika izliyordu. Ben de önce ailemle haberleşip, daha sonra bir dilekçeyle idareye başvurumu yaptım. Ertesi gün koğuş temsilcimizle sosyal hizmetler görevlisine haber gönderip de “olur” cevabını alınca, ilk görüş günü gelenlerden tanıdık bir aileyle bi­zimkilere telefon ettirdim ve ablamdan beni ziyarete ilk geldiğinde bir daktilo getirmesini istedim. Sonuçtan emin olmasam da, en azından deneyecektik!

Sonraki günleri neredeyse parmak hesabıyla sayarak geçirdim. Hayal kuruyordum; kahvaltı bitince masalardan birine oturacak, ma­kineye boş bir kâğıt geçirecek, şaryosunu ayarlayıp harflere basarak yazacak ve makinenin o cezbedici mekanik şakırtılarını duyacaktım. İlkin, 12 Eylül’den önceki aylarda bildiri basmak için mumlu kâğıda yazarken kullanmanın dışında nicedir daktilo yüzü görmediğimden, harfleri arayacaktım gözlerimle; bunu biliyordum ve çok geçmeden alışacağımdan, yine eski hızımı bulacağımdan emindim.

Tamam da ne yazacaktım!? Bir ânda işin bu kısmına hemen hiç kafa yormadığımı fark ettim. Öyle ya, cezaevi yönetimi beni çağırıp da, “Sen bu daktiloyu ne için getirttin?” dese nasıl bir gerekçe gös­terecektim ve cevabımda ne kadar ikna edici olabilecektim?

Aslında ömrüm hep kitaplar içinde geçmişti. Denebilirse, kitap­lar (ve teori) altıncı uzvuma dönüşmüştü. 1970’lerin başına kadar zenginleştirdiği, o tarihlerden sonra pek yeni kitap almasa da övün­mekten hiç vazgeçmediği kütüphanesiyle babamın bunda elbette önemli bir payı vardı. Ayrıca, kitabın sunuşunda belirttiğim gibi, lisede siyasete ilk adımlarımı attığımda bir kavga neticesi birkaç öykü karalamış, Ankara’da dernekte ve yurtlarda 12 Mart gibi özel anma günlerinde ve forumlarda yapılacak konuşma metinleriyle bildiriler kaleme almıştım ve TKP’deki bölünmenin ardından ce­saretimi toplayıp yazdığım bazı ajitatif yazılar, Muzaffer Yenilmez ve Savaş Tanksavar gibi afili müstear isimlerle (Londra’da basılan) İşçinin Sesi dergisindeyayınlanmıştı; içeride de özlemle yazdığımız uzun mektuplar içimdeki ateşi az harlamıyor değildi. Yani, yazmaya karşı bir istidadımın olduğunu kendime kabul ettirebilirdim, fakat bunlar neye yeterdi ve hikâye ya da roman yazmakla, edebiyat yapmakla, yazar olma iddiasıyla ne alakası vardı?

Yazarlık her şeyden önce özgüven isterdi, ondan önce de bir pırıltı. Üstelik bu, hakiki bir yetenek pırıltısı olmalıydı; içimdeki yazma se­vincini karşılamasının ötesinde, karaladıklarım okunduğunda baş­kalarınca da takdir edilecek bir çıtayı tutturmak gerekliydi.

Roman büyük iddia, büyük korkuydu; erişilmez bir tepedeydi, bir düş ülkesinde ve tam bir challenge (‘meydan okuma’ anlamında). Mesela, Mamak A Blok’ta Zemin 4 koğuşunda karşı ranzada yatan Dev-Yol davasından bir arkadaş (Halil Genç), bulduğu her fırsatta büyük boy bir deftere mütemadiyen bir şeyler karalayıp du­ruyordu ve ne yazdığını her soruşumuzda, sakince, “Roman,” diye cevap veriyordu.

Benim de Halil’i öyle, (roman) yazarken görünce ellerim karın­calanmıştı, fakat hepsi o kadar; içimde belli belirsiz bir arzu sadece. Zihnim hâlâ siyasetin kalın perdesiyle örtülüydü, yargılandığımız davanın sonuçlanma aşamasında olduğumuz için de edebiyatın dingin dünyasına çekilmek fiziken mümkün değildi (çünkü dos­yamız onaylanıp kapatılınca Mamak’tan gönderileceğimiz kesindi de hangi koşullarda nereye, nasıl gideceğimizi bilemiyorduk ve bu tür sevklerden ne tür musibetler çıkabileceği hapishane camiasının iyi bildiği bir gerçekti; bir nebze huzur bulmak için, önce bir sivil cezaevine kapağı atıp, daha sonra orada okuyup yazmaya uygun, iyi kötü bir düzen kurmak gerekiyordu).

Yoksa şiir mi yazacaktım? Gerçi şiiri, cezaevine giren, ‘dama düşen’ herkes gibi cunta döneminde –bilhassa Mamak’ta– ben de denemeye kalkmış, ancak çiziktirdiklerim kendi gözüme bile ciklet manisi ayarında görününce hemen vazgeçmiştim. İmge yaratmak bir yana, duygulanım ürünü olan bu (sözümona) dizeler, harcıâlem kelime ve sıfat seçimlerim, sentimentalizme (duygusallığa) bile ulaşmıyordu. O yüzden hiç ısrar etmemiş, yazdığım mektuplarda bile sadece başka şairlerin dizelerini aktarmakla yetinmiştim. Benim elime yakışmıyordu. Öyleyse şiir de bir seçenek olamazdı. Fakat esin perisi omzuma hangi yolla konacak, zorlandığım yerlerde imdadıma nasıl yetişecekti?

İşte, belki de çeviri yapmak o zaman yeniden, içeriye daktilo getirtmenin bahanesi olarak düştü aklıma. 12 Mart döneminde Seç­kin Selvi’nin Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ını ha­pishanede çevirdiğini okumamış mıydım? Neden olmasındı? İç sesim de bunu doğruluyordu.

(…)

Özetle, bu bağlamda çeviri yapma bahanesiyle daktilo getirtme arzusunun mu, yoksa daktilo vasıtasıyla çeviriye başlama hevesinin mi daha ağır basmış olduğunu şimdi bile söyleyemem. Peki, ya ce­zaevinde daktilo kullanma imkânı hiç olmasaydı ben yine de bir zaman çeviri yapmaya ya da yazmaya girişir miydim? Muhtemelen; hayır, muhtemelen değil, kesin evetle, girişirdim. Çevirmenlik/ya­zarlık dürtüsü, yeteneği kuvvetli bir itici güçtür; bu, bilinir. Ama bunun yanında, hapishanenin kendisi de başlı başına bir azim ve hınç odağıdır.

İşte nihayet, ablamın görüş gününde cezaevinin dış güvenliğin­den sorumlu jandarmalara daktiloyu teslim edişinden yirmi üç gün sonra, koğuşun ara maltaya açılan mazgalı çalındı ve adım söy­lendi: “Osman Akınhay kapıaltına, idareye eşyan gelmiş.”

Gardiyanın seslenişini duyunca neredeyse yıldırım hızıyla idare katına, genellikle mahkûmlara ılımlı yaklaşımıyla bilinen uzun boylu sosyal hizmetler görevlisinin odasına gittiğimde, üstünde bana ait olduğunu gösteren çıkartma harflerle adımın işlendiği gıcır gıcır bir Olympia marka daktiloya kavuşacaktım.

Getirttiğim daktiloyla, sekiz ay süren Roderic Davison’ın Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform adlı tarih kitabını çevirirken.
Exit mobile version