11.Aralık.23
Dünya bize kontra gider. Hep değil, ama genelde böyle olur. Biraz keyiflensek karşımıza dikilir, azıcık heveslensek coşkumuzu söndürmek için dünyanın tüm itfaiyeleri birleşir.
Hep değil ama genelde yanlış anlaşılırız. Kalbimizi ve hevesimizi kırmak konusunda cömerttir dünya. Anlatamayız kendimizi. Anlatamadıkça biz de anlamaz oluruz aynadaki suretimizi.
Üç beş dostumuz olur, onları da biz küstürürüz. Ya da onlar bizi. Hep değil, ama genelde böyle olur.
Kör topal yaşar gideriz. Günü gelir, ölürüz. Sonrası sessizlik.
12.Aralık.23
Necatigil’den mülhem şöyle diyebiliriz: Bazı filmler bekler bazı yaşları. Aynı şeyi geç kaldığımız kitaplar için de söyleyip avunabiliriz tabii.
Yıllardır izlemeyi düşündüğüm, bir yerlere not alıp durduğum filmi televizyonda görünce kaçırmadım bu kez. İzlemek için bu yaşımı beklemek belki de iyi olmuştur (İnsan kendi kendini avutan varlıktır: Homo Avuntus).
Wim Wenders’ın benimle yaşıt olan filminden bahsediyorum: Paris, Texas. Filmi izlemeye hazırlandığım seneler boyunca (bir yol filmi olduğunu da bir yerlerden duyduğumdan olsa gerek) Paris şehri ile Texas eyaleti arasında yol yapacağımızı düşünmüştüm hep. Ne güzel yanılmışım.
Paris, Texas’ın yol filmi olmadığı sanılmasın yine de. Bir yol filmi, evet ama benim ömrü hayatımda izlediğim en güzel filmlerden biri. Travis’i, karısı Jane’i (Dikkat dikkat: Nastassia Kinski canlandırıyor), ikilinin birlikte oynadığı sahneleri hiç unutmam herhalde.
Kitap ya da film olsun, okumadan / izlemeden önce pek bir şey bilmek istemem eserle ilgili. Hakkında yazılanları okumam. Önsöz’leri kitap bitince okuyanlardanım. Şimdi, izledikten sonra baktım: Filmin senaryosu, Sam Shepard’ın Türkçeye Motel Günlükleri adıyla çevrilen kitabına dayanıyormuş: Belki yıllar sonra, belki birkaç ay sonra, belki de haftaya okunacak bir kitap daha not alındı!
13.Aralık.23
Size de oluyordur belki. Bendeniz çoğu sabah bir şarkıyla kalkarım yataktan. Bütün gün o şarkıyı mırıldanır dururum artık. Bugün de böyle uyandım: Gel otur güzel yaşım yirmi… Hüsnü Arkan’ın, Sevda Deniz Karali ile birlikte söylediği Gel Buluta Bakalım günün şarkısı.
Benim güzel yaşım yirmi, 2004 yılında kaldı. Yine Ankara’daydı, Beytepe’deydi, yurtta kalıyordu. Her şey çok büyüktü o zamanlar onun için. Duyguları da büyüktü. İlk e-mail adresini o yıl almıştı. Cep telefonu yoktu, bilgisayarı yoktu. Edebiyat Fakültesinin girişindeki, daima hoş bir puro kokusuyla dolu olan (çünkü Tuğkan Tepiltepe hoca puro içerdi, yasak masak yoktu o zaman) bilgisayar lab’ına gidip e-mailini kontrol eder, arkadaşlarına mektup uzunluğunda e-postalar atardı. Güzel yaşım yirmi, başka şehirlerde okuyan dostlarına uzun mektuplar da yazardı, zarfın içine muhakkak bir çiçek, belki bir ayraç koymayı da ihmal etmezdi. Şiir yazmaya çalışırdı. Şiirden başka şey de okumazdı kolay kolay. Güzel yaşım yirmi, şimdi karşılaşsak benden hiç hoşlanmazdı. Eminim buna.
***
Parşömen’deki soruşturma aklıma düşürdü, bu yıl neler okudum diye şöyle bir bakınca yirmi yaşındaki Onur’un şimdiki Onur’a gıcık olmasına sebep olacak bir şeyi fark ettim: Şiirsizlik.
20 yaşındaki Onur’la hayali ama olası bir karşılaşma:
Sakarya’da, Obur’da sigaradan bıyıkları sararmış ve kesinlikle konuşmayan amcaların arasında bira içiyorduk.
“Bu yıl çok az şiir okumuşum” deyince ben, küçümser bir ifade yerleşti yüzüne. Kafasını ekrana çevirip koşan atlara baktı bir süre.
“Ama,” dedim, “hayatımız o kadar şiirsiz ki… Ben de kapılıp gitmişim demek ki bu ruhsuzluğa.”
“Şiirsiz bir hayat boşa geçmiş demektir,” dedi dişlerinin arasından. Bir sigara yaktı, üfürdü dumanını. Bir süre sustuk. Sonra ben de arkama dönüp ekrandaki atlara baktım, tuhaf isimlerini görünce Memet Baydur’un öyküsünü hatırladım. Gülmemi tutamadım. Masa arkadaşım alındı galiba. O yaşlarda çok alıngandı zaten, dünyada olup biten her şey kendisiyle ilgili gibi gelirdi ona.
“Arkadaşlar bekliyor hocam,” dedi, “ben Köşem’e geçiyorum. Bu akşam Tolga’nın grup çalıyor. Çok eğlenceli adamlar, hele bir baterist var, Ali Desiro’da coşturuyor.” Keyfi biraz yerine gelmişti.
“Köşem kapanalı yıllar oldu” diyecektim, vazgeçtim.
“Yok hocam,” dedim, “yarın mesai var. Ben eve gideyim artık.”
Kalan birasını dikledi. Hiçbir şey söylemeden kalkıp gitti.
14.Aralık.23
Bir tüketici, bir müşteri olarak istediğiniz hizmeti, katiyen istediğiniz şekilde alamayacağınız yerlerin başında berberler gelir. Berber benim gittikçe zorlandığım bir şey. Ortamıyla, sohbetiyle, ama en çok da saçımı katiyen istediğim gibi kestiremeyişimle berber dükkanları ve saç tıraşı denen lanet ihtiyaç giderek kâbus halini alıyor benim için. Fakat bir faydası var berber dükkanlarının: Sabrı, tahammülü, hoşgörüyü ve adına teslimiyet denen kabullenilmiş yenilgiyi öğreniyorsunuz orada.
***
Geçenlerde Murathan Mungan’ın bir söyleşisini dinlemiştim. Orada “edebiyat görgüsü” olan okurlardan bahsetmişti. Böyle okurları olduğundan, olmasını istediğinden… Buna edebiyat görgüsü olan yazarları da katmak gerek. Mungan’ın ne demek istediğini bu günlerde daha iyi anlıyorum sanki.
17.Aralık.23
Kabaca 1800’lerin son çeyreğinde doğup yirminci asrın ortalarına kadar yaşayan bir yazar nesli var. Bunlar tevellütleri nedeniyle istibdat, meşrutiyet, mütareke devirlerini yaşamış; hatta yakınlarından dinledikleriyle hemen önceki Abdülaziz dönemine de hakim olan; Kurtuluş mücadelesine, Cumhuriyet’in ilanına tanıklık etmiş insanlar. Ömürleri uzunca olanlar, çok partili yaşamı ve hatta 27 Mayıs darbesini de gördüler. Bu saydıklarım uzun bir zaman dilimini kapsıyor. Üstelik, tarihte “normal” zaman var mı bilmem ama, bu zaman dilimi toplumun alt üst olduğu, büyük değişimlerin yaşandığı bir dönem.
Bir dönemi bilmek, yaşamış olmak iyi eser vermek için yeter şart değil ama bu neslin böyle bir avantajı var bence. Dolayısıyla eserleri de ona göre: Birden fazla nesli anlatan, renkli ve zaman zaman belgesel nitelikte gözlemler içeren kitaplar.
Mithat Cemal Kuntay, Refik Halid Karay, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim, MŞE, Halide Edib, Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Cevat Şakir, Nahid Sırrı Örik gibi isimler bu neslin yazarlarından bazıları.
Kuntay’ın Üç İstanbul’undan sonra o devirlerde biraz daha zaman geçirmek istediğimden Refik Halid’in İstanbul’un Bir Yüzü romanına el attım. Tabii iki romanın gradosu farklı. Çok renkli, zevkle okunan edebiyat eserleri ama roman tekniğindeki başarıları açısından bu ikisini kıyaslamak doğru olmaz.
Zaten üstat Refik Halid’in roman konusundaki düşünceleri belli. O, romanlarını ortalama bir okur için yazmaya daha en baştan karar vermiş bir yazar.
Mustafa Baydar’a 1959 yılında verdiği röportajda, Baydar’ın “Bir sanatçı sanatına halel getirmeden bu fazla para kazanma işini nasıl halledebilir? Bu hususta siz kendinize bir sınır çizdiniz, değil mi?” sorularına karşılık şöyle diyor Karay:
“Bu yolda benim kendime göre bir kaidem vardır: Mesela romancılığım mevzubahis ise onu adileştirmemek ve çok yükseltmemek… Bunlar arasında orta bir karie [okur] hitap etmek. Yaptığım fedakârlık bu tezimden ileri geliyor. Bu tarz hareket aynı zamanda eserin rağbet derecesini arttırıyor, daha fazla maddi fayda sağlıyor. Bu yüzden romanlarım gazeteler ve kitapçılar tarafından daha çok aranıyor. Zaten hiçbir zaman büyük edebiyat yapmak, dünya çapında bir eser yazmak, Nobel mükâfatı almak, küçük bir zümrenin takdiri ile yetinmek istemedim. Sonra benim için ne diyecekler? Bugün ne diyorlar? Bunlara hiç aldırış ettiğim yok.”[1]
Sizin için ne diyelim üstat: Türkçenin yüzü gülüyor sizin gibi bir yazarı olduğu için!
Üstadın 1918’de tamamladığı, 1920 yılında henüz 32 yaşındayken ilk baskısı yapılan (ve sanırım ilk romanı olan) İstanbul’un Bir Yüzü’nde çok renkli tiplerle karşılaşıyoruz. Refik Halid eski devrin (yani Hürriyet’ten öncesinin) ve yeni devrin simalarını, kadınlarını, erkeklerini, konaklarını adetlerini, aşk maceralarını, günlük yaşayışlarını ucundan bal damlayan leziz kalemiyle çok güzel anlatıyor. Harp zenginlerini de es geçmiyor tabii.
Bütün bunları, “Yüksük İsmet” hanımefendinin kaleminden okuruz. Yokluktan gelmiş ama refaha kavuşmuş, zevk ve incelik nedir bilen bir kadındır İsmet. Aslında eski devri de yeni devri de acayip bulur fakat “günün sonunda” gönlü eski devirden yana ağır basar, o eski güzel günlere ve o devrin simalarına hasret duyar.
Güzel erkekleri, güzel kadınları sever İsmet. Hatta bazı güzel kadınların karşısında “bir erkek gibi gevşediğini” söyler. Refik Halid’in bu anlatıcı karakteri şüphe yok ki ilginç bir karakter. Biz romanı onun yazdığı bir kitap olarak okuruz.
18.Aralık.23
Öykü yazdım, roman yazsan a canım, dediler. Deneme yazdım, öykü yazmayı ihmal etme diyorlar. Hayat çok tuhaf hakikaten.
***
Muhtemelen yılın son dünlüğü bu. Dünyanın ve memleketin ahvaline bakınca hiç olası değil ama umut edenden vergi istemiyorlar ya canım, yasak değil ya, umalım ki güzel bir yıl olsun 2024!
Onur Çalı
[1] Mustafa Baydar, Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar, İletişim Yayınları, s. 162-163.

