Öykü bir travma anlatmak zorunda değil. Ama bizde son zamanlarda böyle bir anlayış yerleşti sanki. Karakterlerin çok büyük dertleri olmalı, öyküler mutlaka yoksunlukları, kayıpları ve kaygıları ele almalı, gibi düşünülüyor. Bir dergide çıkan öyküleri art arda okuduğunuzda ya da bir öykü kitabını boydan boya katettiğinizde genelde karşınıza çıkan şey bir acılı insanlar resmi geçidi. Gerçekten de yazılanlar bir psikoloğun ajandası dolduracak yoğunlukta ve bir o kadar da çeşitli.
Şüphesiz ben kendimi muaf tutamam bu eleştiriden, benim yazdıklarımda da bu temalar vardır; kaldı ki yayımlanan ilk öykümün adı Hastanede Kendimize’dir. Gene de yazdıklarıma şöyle bir baktığımda ortaya bir acılar silsilesi çıkmadığını düşünüyorum – kendimce. Bakalım, olası bir öykü kitabında durum belli olacaktır.
Bir yandan da sevdiğim / en sevdiğim öyküleri aklımdan geçiriyorum, hiç böyle şeyler yok diyemeyeceğim, ama bu sertlik ve barizlikte değiller asla. Salinger’ın Esmé İçin – Sevgi ve Sefaletle adlı öyküsü, Nabokov’un Sesler’i, Cemil Kavukçu’nun Sansarlar’ı ya da Ferit Edgü’den İnsan Kokusu ilk aklıma gelenler. William Saroyan’ın sert sosyal konuları ele alırken bile düzyazısında hissedilen örtülü neşeyi düşünün. Öte yandan, Ne Görmek İsterdiniz adlı öyküsünde Carver, fişi birkaç cümleyle çeker. Öyküde oraya gelene kadar acı / keder ya da öyle bir şey hissetmezsiniz ama çok güzeldir okuduğunuz metin. Bir de Yüz Kitap’ın yayınladığı öykü kitapları var. Amerikan öyküleri, genelde. Hayatın her alanından, her duygu durumundan gelen konular. Bizde ise baskın biçimde cenaze törenleri, mevlütler, yalnızlıklar ya da hastalığa dair tanıklıklar.
Bilmiyorum, belki bu temalar bir tür çıkış noktasıdır, yazmak için. Bir başlama basamağı, yani. Belki Salinger da ilk, acemi yazılarında daha çok ölümler ve hastalıklar üzerine kalem oynatmıştır.
Belki asıl iş ondan sonra başlıyordur.
***
Napoleon’a gittik Aras’la, ikinci gününde. Geçen yaz fragmanlarını gördüğümüzden bu yana bekliyorduk bu filmi. Savaş sahnelerinin görkemine diyecek yok şüphesiz ama sinema anlatımı açısından biraz zayıf geldi bana film; diğer sevdiğim biyografiler kadar (Gandhi, Akıl Oyunları, Micheal Mann’in Insider’ı) benimseyemedim onu. Bonapart’ınki zorlu bir yaşam, karmaşık bir kariyer. Film nispeten uzun ama buna rağmen bazı bölümler hakkıyla işlen(e)memiş sanki, biraz böyle yasak savmak kabilinden geçiştirilmiş kimi yerler.
Bu filmi görmemin benim için iyi yanı izleyen günlerde Savaş ve Barış’a tekrar dönmem oldu. İkinci ciltten gelişigüzel açıp bazı yerleri okudum (yoksa filmde pas geçilen Borodino’yu mu arıyordum?) Doğrusu, Tolstoy’un romanı sizi birkaç sayfada yeniden içine çeken yapıtlardan. Kutuzov, Rostov, Prenses Mariya, herkes oradaydı! Piyer birazdan idam edilecek askerlerle birlikte ve kendi akıbetinin belirsizliği içinde oradan oraya götürülüp duruyordu. Prens Andrey Nikoyeviç Bolkonski mumlarla aydınlatılan yalnız bir odada yatmış, yaklaşmakta olan ölümüne hazırlanıyordu. Moskova yanmıştı, kül olmuştu!
Savaş ve Barış, ne büyük bir roman!
***
Kamyon ve minibüs arkalarındaki yazılar beni hep gülümsetir. Onlarda hesapsız bir yaratıcılık olduğunu düşünürüm. Üstelik bu cümlelerdeki Türkçeye dair sakarlıklar durumu daha sevimli getirir benim gözümde; başka yerlerde kaşlarımı kaldırmama yol açacak yanlışları, aksaklıkları, burada mazur görürüm. Sanki bu yanlışlar burada oyunun doğal bir parçasıdır, yani zaten öyle olması gerekir gibidir. Hem, hangimiz affetmeyiz böyle hataları…
Geçenlerde yine böyle önümde duran minibüsün arkasında “Sevde gör” yazıyordu. Direksiyon başında yapamazdım ama o an aklıma yazının fotoğrafını çekip arkadaşım Sevde’ye atmak geldi. Küçük bir de not yazarak tabii: Sevde, gör!
***
Öğrencilerimin arasında (Gen Z) kitap okumayı zaman kaybı olarak görenlerin sayısı (bu yıl daha mı) çok. Sınıfta yaptığımız listening alıştırması esnasında bu konu yine açılıyor. Kayıttakiler korsan kitap okuma / indirme meselesi hakkında laflıyorlar: Çıkan sonuçlardan biri bu durumda yazarların artık para kazanamayacak ve bu yüzden yeni kitaplar yazamayacak olması. Bir öğrencimin yüzünde “vah vah” ifadesini görünce fikrini soruyorum. O da, who cares about books, hocam diyor. Ben de uzmanların okumayı teşvik ettiğini, hani sınavlarda falan da işe yaradığını söylediklerini anlatıyorum. Bir başkası aslında hiç kitap okumadığını, buna rağmen YKS’de 40 soruda 37 net yaptığını söylüyor.
Örneklerin sayısını çoğaltmamak için konuyu kapatıyorum ve sayfayı çeviriyorum.
***
Delikanlı barikatların arkasındaki kalabalığın sesini bastırmak için kendisine uzatılan mikrofona doğru bağırıyor: “Bu Hamas’ın sonu, Hamas yok olmadan bu iş bitmeyecek!” Genç adam bir lise öğrenici ve Kanada’dan gelmiş. Amacı İsrail ile dayanışma içinde olduğunu göstermek ve 7 Ekim’i kınamak. Barikatın bu tarafında duran televizyon sunucusu ona çocuk ölümlerini, hastanede henüz kuvözde bekleyen bebekleri hatırlatacak oluyor. Kanada’dan gelen gencin buna yanıtı: “Bu da savaşın trajedisi!”
Mesut Barış Övün
