Site icon Parşömen

2023 Edebiyat Soruşturması: Aziz Gökdemir

Parşömen’in beş yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizim içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl neler okuduk? İz bırakan olaylar, kitaplar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, yayın emekçilerine sorduk.

Yeni yıl herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin…

Aziz Gökdemir

2023 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

İlgi duyduğum kitapları yayımlandıktan ancak 2, 3, 5, hatta 10 yıl sonra okuduğum oluyor. Nedenlerini coğrafya başlığı altında özetlemek mümkün. Yılın büyük bölümünde okyanusun yanlış tarafındayım, geri götürebileceğim kitap sayısı sınırlı, şöyle bir karıştıramadan habire kitap ısmarlayıp postaya servet ödemenin de bir sınırı var. Bir de buradaki halk kütüphanesi önüme sınırsız bir İngilizce –telif veya çeviri– külliyat koyuyor ve benim mukavemetim zayıf; sonuç olarak Türkçe kitapları edinmekte ve okumakta gecikiyorum. Dolayısıyla aşağıdaki listenin kısalığı aşırı seçici olmam değil. (Biraz telafi eder umuduyla, o halk kütüphanesi sayesinde, henüz Türkiye’de yayımlanmamış ve yakında çevrileceğini tahmin ettiğim, Aleksandar Hemon’un The World and All That It Holds adlı romanını, çeviri hakkını verirse tabii, önereyim. Anglofon okurlar, kitapta dipnotsuz ve açıklamasız yer alan çorba, melek, Nasreddin Hoca, edepsiz gibi kelimeleri kafalarını karıştırarak okumaktalar; sizse daha avantajlı bir konumdan yaklaşacaksınız, 1914’te Saraybosna’dan 1932-1949 yılları arasında Şanghay’a uzanan, arada kalan yılları Orta Asya çöllerinde heba eden bu çarpıcı metne.)

Sin, Türker Ayyıldız (Sel). Daha önce öykülerini beğenerek okuduğum yazarın ilk romanı, öykülerine de damgasını vuran, türlü cefayla, saplantıyla, bilenmişlikle boğuşan insanları karşımıza çıkarıyor. Roman bir yandan tanıdık topraklarda geçen güncel bir hikâye anlatırken bir yandan da günah, çile, misilleme, kefaret üzerinden ilerleyen geleneksel anlatılarla kardeşlik kuruyor. Zaman dilimlerini harmanlayan olay örgüsünü bir takvime oturtabilmekte biraz zorlandımsa da bu, bazı bölümlere geri dönerek tekrar okumama ve bu kez farklı tatlar almama yol açtı.

Hakim’in Yolculuğu (3 cilt), Fabien Toulmé (Desen). Fransa’da 2018-2020 yıllarında yayımlanan bu seriyi ABD (2021-2022) baskılarından okudum. Ülkemizde 2023 yılında topluca raflara çıkmış, anladığım kadarıyla. Türkçe çevirisi nasıldır bilmiyorum, fakat İngilizcede son derece etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Zaten çizimli anlatı, haliyle görselin en azından metin kadar önemli olduğu, yetkin ellerde metni sık sık ikinci plana itebildiği bir tür. Toulmé’nin naif çizgisi, Hakim ve ailesinin Suriye’den kaçarak Türkiye’de uzun bir duraklama içererek Yunanistan’a ve oradan Batı Avrupa’ya uzanan “yolculuğu” (orijinalinde daha yoğun anlamlar yüklenen odyssée sözcüğü tercih edilmiş) sırasında yaşanan, komiklikten had safhada uzak olaylarla ilginç bir tezat oluşturmuş. Foto-realist tarzıyla tanınan başka bir çizerin elinde bu anlatı bambaşka bir kisveye bürünürdü; Toulmé ise serinin en gerilimli sekansı olan deniz yolculuğu için kullandığı tonlamalar hariç bir nevi filtresiz, düz bir kamerayla olan biteni aktarmış bize. Olayları çerçeveleyen, uzun süren bir röportaj süreci var; okurken bir yandan Toulmé’yle Hakim’in arasındaki diyaloğun gelişmesini, Hakim’in Fransa’daki hayatına yavaş yavaş uyum sağlamasını da izliyoruz. Göçmen ya da mülteci sorunu dediğimiz olguda çoğu zaman göçmenlerin vardığı ülkelerde yaşayanların perspektifi öne çıkıyor ve bu perspektifte çoğu zaman birey çehreleri silik kalıyor, amorf bir kitleye karşı siperler kazılmaya başlanıyor. Toulmé, tek bir ailenin dramına yoğunlaşarak ibreyi biraz olsun ters yöne doğru itelemiş. Okunmalı ve uygun yaşta çocuklarımıza da okutulmalı ki büyüyünce tiksinip dudak bükmenin ötesinde bir şeyler yapmaya meyilli olsunlar.

Gemilerle Seyahat Eden Sözcükler, Onur Çalı (Sia). Edebiyat (ve birkaç şey daha) üzerine kaleme alınmış bu, okurken gülümseten, gülümsetirken birdenbire ufuk açan, okuyanı zenginleştiren, okuduğu metinleri bir kez daha düşünmeye sevk eden denemeler destesi konusundaki tek şikâyetim, kitabın daha uzun olmaması. Parşömen sayesinde tanıştığım ve zaman zaman dertlerime tercüman olan, zaman zaman da dertlerimi dinleme inceliğini gösteren bu yazarın en ciddi metinlerinde bile inceden inceye –bu sözcükleri olumlu anlamlarında kullanmama izin verilirse– bir zıpırlık, bir haylazlık var. Kalın perdeli salonlarda tüten pipolar (yasak öncesi) kavranarak çatık kaşla ÖNEMLİ şeylerin dile getirildiği kültür ortamımızda üslup çeşitliliği beni mutlu ediyor.

Nadas Yılkı Aheste, İlhan Durusel (YKY). İlhan Durusel, bir kategoriye sokulması zor, belki imkânsız bir yazar, aynı zamanda dostum. Bu kitabı da diğerleri gibi öyküyle şiir, gazelle vodvil ve daha birçok şey arasında gidip geliyor. Durusel’i A’dan B’ye giden anlatılarla karşılaşmak için değil, A harfi B’ye çelme atmaya kalkarken nasıl oldu da sol bacağını kırdı gibi sorularla karşılaşmak için okuyoruz. Kitabın son öyküsünde “Nazım Hikmet Sergi Açılışı Yapıyor.” Sizi bilmem ama bu bana Ruben Bolling’in (bir türlü tablo satamayan) Van Gogh’un sosyal medya macerasını hayal ettiği Tom the Dancing Bug karikatür serisini anımsattı. Durusel’in metinleri sürekli yeni bir noktaya doğru zıp zıp zıplarken, okuyanın zihninde belki bambaşka çağrışımlara açılabiliyor…

Sabahattin Ali’yi Ben Öldürdüm, Gökçer Tahincioğlu (İletişim). Bunu belgesel olarak ayrı, roman olarak ayrı değerlendirmeyi tercih ediyorum. T24’te yazılarını her zaman ilgiyle okuduğum Tahincioğlu bir kısmı (emekli bir subayın anıları gibi) ortalıkta duran, bir kısmıysa yeni eline geçen belgelerin derli toplu bir analizini sunmuş. Bu analizi okuduktan sonra edebiyatımızın en yetenekli yazarlarından birinin en verimli çağında üst kademelerin onayı ve dahliyle katledildiğinden şüphe duymanız için gerçekten şüpheci bir kişiliğe sahip olmanız gerekli. Romana gelince, toplum vicdanının önüne katıksız bir sunumla, “Buyurun, gerçek burada” diyerek konulması hayati önem taşıyan bir metnin bir romana, hele hele anlatıcının sevgilisine, hayatına, ailesine, hayatın kendisine dair felsefi çırpınmalara odaklanan bir romana malzeme edilmesinin yanlış bir seçim olduğunu düşünüyorum. ABD’nin nükleer endüstrisinin rezilliklerini ortaya çıkarmak üzereyken öldürülen Karen Silkwood’un hikâyesi filme çekilirken filmin önemli bir bölümü, medyanın olayı aydınlatma çabalarına odaklanıyordu; bu örnekten anlaşılacağı gibi, bir gazetecilik başarısının perde arkasının konuya dahil edilmesi ilk kez yapılan bir şey değil, konuyu zenginleştirebiliyor da. Ama Tahincioğlu’nun anlatısında bu yön şaşılacak denli cılız kalmış. Daha çok, yazarın ya da anlatıcının iç dünyasındayız. Sabahattin Ali’nin roman ve öykü kişilerinin metinde anlatıcının karşısına çıkması ve aralarındaki diyaloglar, romanda hoş bir hürmet (homage) unsuru. Anlatıcının bu kişilerle Filiz Ali’yle sohbet ettiği gibi sohbet etmesine, metnin gerçeküstüyle gerçek arasında gidip gelmesine, belgeseli romana çevirme kararı verildikten sonra o karar doğrultusunda hiçbir itirazım yok. Ama ortaya çıkan uzun metinde dengenin tutturulamadığını, nihayetinde bir belge-romandan çok (ki kitabın tanıtımı daha çok bu izlenimi veriyordu) bir psikolojik roman okuduğumuzu düşünüyorum. İçindeki sarsıcı çekirdeği örtme tehlikesi taşıyan, anlatıcının iç dünyasını öne çıkaran bir psikolojik roman.

Sedat Ulugana ve Kumru Toktamış, Ağrı İsyanı’nda İstanbullu Bir Kadın: Yaşar Hanım’ın Anıları (Dipnot). Madem kurmacadan belgesele meylettik, akademik bir kitapla bitireyim. Bu kitabı okuyana kadar, İhsan Nuri Paşa’yı duymuştum, fakat Kurtuluş Savaşı’nda önemli roller üstlendikten sonra Ağrı Dağı isyanı olarak bildiğimiz uzun çatışmayı örgütleyen bu Kürt liderine 16 yaşında bir Türk kızının aşık olduğunu ve evlendikten sonra haliyle “karşı” tarafa geçtiğini, isyanı içeriden anlatan anılarını yazdığını, kocasıyla yıllarca Tahran’da sürgün yaşadığını bilmiyordum. Yaşar Hanım’ın sonlara doğru alfabe ve dil değiştiren ince defterinden uzun bir iz sürme ve çeviri süreci sonucunda elimize ulaşan anılarına Kürt tarihi üzerine araştırmalarıyla tanınan Sedat Ulugana’nın ve (bu kez Fırat’ın batısından bir akademisyen, aynı zamanda Yaşar Hanım’ın ağabeyinin torunu) Kumru Toktamış’ın önsözleri eşlik ediyor. Tarih diye sürekli filancanın filanca yeri zaptettiği okunan bir ülkede böyle kitaplar okunası.

Size göre 2023 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?

Sanal ya da yapay zekayı bu yıl çok sık karşımıza çıktı. Daha önce yok değildi (düşünürseniz, bilgisayarların gemi azıya alıp insan uygarlığını –hegemonyası mı demeli– tepelemeye yeltenebileceği, 1984’te büyük bütçeli bir film olan Terminatör’ün nüvesini oluşturacak kadar uluortaydı), ama kamuya bir gereç olarak açılıp yaygın kullanıma girmesi için 2023’ü beklemek gerekti. California’nın “önce yap ve ortaya at, gerisini sonra düşün” felsefesiyle hareket eden “tech bro”larının beyin fırtınaları sonucu bize ulaşan birçok dahiyane fikir gibi sanal zeka da birdenbire önümüze tez yazan, öykü yazan, makale yazan bir yaratık olarak çıktı. (O dahiyane fikirleri “gibi”yle bırakmayıp örneklememi arzu ederseniz: Sonuçları hesap edilmeden ve ne şehir planlamacılara ne de halka sorulup kaldırımlara resmen dökülen binlerce skutır gibi; yayaların yaya geçidi olmayan yerlerde de karşıdan karşıya geçebileceğini “henüz kodlamadan” piyasaya sürüldüğü için insan ezen, otobanı çapraz geçen TIR’ın yan cephesini idrak edemediği için 110 kilometre hızla sürücüsünü TIR’ın altına sokup kafasını giyotinleyen “kendi kendine giden” arabalar gibi; sorunumuzu şıpındak çözebilecekleri güvencesiyle karşımıza dikilen çetbot-robot müşteri temsilcileri gibi…) Bütün bunların edebiyatla ilgisi ne derseniz, sanal zeka öğrendiklerini insanların emeğini beş kuruş bedel ödemeden gasp ederek öğrendi, buna haklı olarak karşı çıkan bir grup yazar da Eylül ayında ChatGPT’ye dava açtı. Önemli bir olay, önemli bir kavga bu. Arkası gelecektir.

Sanal zeka demişken, özellikle fotoğraf ve resimde deepfake konusunu da aşan bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Ekmeğini bu alanlarda kazanabilmek için yıllarca ter dökmüş ve mesleğinde yetkin hale gelebilmek için (kalem-kağıt ya da daktilo kadar olmasa da oldukça ucuz bir bilgisayarla idare edebilen yazarların aksine) bayağı bir para harcamak zorunda kalmış ve harcamaya devam etmek zorunda olan sanatçıların ürünlerinin toptan yutulup bulamaç kopyalarının kusulduğu bir eylem, sanal zekanın görsel üretimi. Burada benim de kullanıcı olarak suçumu itiraf etmem doğru olur. Belki bir nebze suç hafifletici unsur olarak şunu sunabilirim: Romanıma videoklip hazırlarken yaşayan herhangi bir ressamı tırtıklamamaya özen gösterdim, Vermeer ustaya başvurdum. Ama onun ötesinde her bilgisayara tuşladığım her komut sözcüğü, tablo olsun, gravür olsun, tahta baskı olsun, mutlaka başka birilerinden de nemalanmıştır. “Yaptık oldu”nun ceremesini bir gün hepimiz çekeceğiz. Plastik ilk icat olduğunda da dünyayı kurtaracağını düşünmüştük, şimdi kanınıza mikroskop altında bir bakın isterseniz…

Dünyadan devam edersek, herkesin bildiği ödülleri, kaybettiklerimizi saymayayım. Ama verilemeyen ödül kategorisi her yıl karşımıza çıkmıyor, o yüzden Frankfurt Kitap Fuarı’da Adania Shibli’nin ödül töreninin iptal edilmesini anmalıyım. (Ödülün kendisiyse iptal edildi mi, yoksa kapalı kapılar ardında verildi mi, emin değilim.) Edebiyatın hemen her zaman politik olduğunu ya da olması gerektiğini düşünürsek, “Aaa, edebiyata politika karıştı, oldu mu şimdi” gibisinden bir tepkinin yersizliği anlaşılır. Aslında binlerce yıl geriye giden, bu hali diyebileceğimiz sürümüyse 75 yıldır bizimle olan Filistin meselesinde 7 Ekim 2023’ü bir milat olarak kabul etme yanılsaması yüzünden aklın, izanın, muhakeme yeteneğinin hemen her gün her yerde rafa kalktığı bir sürecin edebiyat dünyasına anlık yansımasıydı Frankfurt. Fuardaki yüz kızartıcı olaydan, ya da herhangi bir gün haberlerde gözümüze çarpan birkaç enstantaneden başımızı kaldırıp bütün bir coğrafyaya, bütün bir tarihe geniş açıyla bakarsak, zannediyorum ki çoğumuzun çözümü olmayan bir konunun çözümü varmış gibi yaparak, yazarak çizerek kendimizi aldattığımızı kabul edeceğiz. Çünkü asıl sorun insanlığın kendisinde: Var olmak, birlikte olmak veya olmamak, inanmak-inanmamak, bizdenlik-ötekilik gibi temel kavramları bu şekilde inşa ettiğimiz için bu sorunları yaşıyoruz, sadece Ortadoğu’da değil, hemen her yerde. Bu çıkmazı hikâye edip kafalarda bir şeylerin değişmesine yol açacak kadar etki yaratabilen edebiyat (yazıldığında demiyorum çünkü yazılıyor) yeterince okunduğunda benim için bir edebiyat olayını oluşturacak. Şimdilik, kelimelerin kifayetsizleştiği, hatta anlamını yitirdiği (“bombalarken sivilleri incitmekten mümkün mertebe sakınmak” gibi) bir ortam, biraz deşince iki tarafın da en cazgır savunucularının haklılığına inandıkları perspektif uğruna barbarlığı mazur veya kaçınılmaz görmesi var karşımızda.

Dünyadan Türkiye’ye dönersek insanın bir an “Neyse, galiba biz o kadar kötü noktada değiliz” diyesi geliyor ama o an geçince yaşamakta olduğumuz her şeyi hatırlıyoruz, üzerine tünediğimiz bir sürü saatli bombanın tıktıklarını duyuyoruz. Bu durumun belki tek iyi yönü, Parşömen’in sorusuna konu olan “edebiyat dünyasının önemli olayları”nın, kıyaslamak yakışık alıyorsa, son derece önemsiz kalıvermesi. Saatli bombalarımız tıktık sesi veriyorsa bunlar belki ancak köpeklerin duyabileceği volümde:

Yayınevlerinde hak ihlalleri: Birden fazla yayınevinde çalışanlara sorduğunuzda bin ah işitiyorsunuz, o yüzden çoğul yazdım. Ben dahil birçok kişi için öne çıkan en görünür örnekse İthaki’de yaşananlar oldu. Tesadüfen bu anketi doldurmak için masa başına oturduğum günlerde şehrimin klas gazetesi Washington Post’un çalışanları bir günlük greve başvurdular, emeklerinin karşılığını alamadıklarını ve yönetimin sorunu çözmek için doğru dürüst bir çaba içinde olmadığını kamuoyuna duyurmak için. Bunun arka planında, Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un gazeteyi satın aldıktan sonra mali durumunun gayet iyi olması ve para sıkıntısı içinde olmamasıydı. Ve buna rağmen gazete, gazete olmasını sağlayan insan sermayesini hoyratça harcıyordu, dolar sermayesi üzerinden yaptığı küçük hesaplar nedeniyle. Demeye çalıştığım, kapitalist oluşumların bir noktada kendine de zarar veren davranış biçimlerinin yansımalarından sadece biri bu ve maalesef evrensellik kazanmış durumda. İthaki’de de bazı çalışanların yaptırımlara maruz kalmasının, işten çıkarılmasının, vesaire, adil olup olmamasını bir yana bırakalım, neden ticari bir işletme için mantıklı, yararlı, olumlu (!) bir hareket olduğu, olabileceği, varsa böyle bir mantık, açıklanmadı. Dünyayı biraz tanıyan insanlar, “bu örgütsüzlük ortamında olacağı bu, ne ilk ne son” dediler. Boykot öneren ve uygulayanlar oldu. Geçmişte böyle boykotların süresiz olmadığı, olamayacağı bilindiğinden ve örnekleriyle ortaya konduğundan, gerçek bir değişimin beklendiğini sanmıyorum. Ve yılın sonuna yaklaşırken ne değişim var, ne de örgütlenme.

Bir yayınevini boykot etmek sevdiğim bir yazarı okuyamamak anlamına gelecekse, bunu yapmıyorum, yapamıyorum. O nedenle, daha önce de yazdım, arzu eden beni boykot etsin, ben kimseyi boykot etmiyorum. Yazarlar arasında yayınevini değiştirebilen var, değiştiremeyen var; başka yayınevinden skandal yüzünden ayrılıp kitabı yayımlandığı gün yeni bir skandalın ortasına düşen yazar var; yıllarca yayınevlerinin türlü kötü muamelesinden yaka silkmiş ve nihayet güvendiği editörlerin bulunduğu bir yayınevine birçok kitabıyla kapağı atmışken bu durumla karşılaşan, editörünü de yitiren yazarlar var; sözleşme süresinin sonuna yaklaşmış yazar var, beş yıllık sözleşme sayacı yeni başlayan yazar var. Hepsine aynı tepkiyi göstermek bana pek mantıklı gelmiyor.

Önemli olaylar deyince galiba akla hep olumsuz şeyler geliyor, intihal kavgaları, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanının İngilizceye yeniden çevrilmesi tartışması, Notos’un önce dağıtım noktalarından büyük ölçüde çekilmesi, derken yayın sıklığını değiştirmek zorunda kalması gibi. Ama yılın olumlu gelişmeleri arasında Öykü Gazetesi’nin yeniden ve bu kez internet üzerinden yayına başlamasını, Parşömen’in perdeyi kapattıktan bir süre sonra pat diye yeniden açmasını sayabilirim.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Her yıl aynı sorunları sayıp döküyoruz hepimiz ve pek bir şey değişmiyor. Bu yıl dikkatimi çeken, belki kendi kitabım yayımlandığı içindir, bağımsız eleştirinin kurumsallaşması önündeki engeller oldu. Eleştiriye önem veren, eleştiri emeğinin karşılığını verecek mali gücü olan mecralar cılız kaldıkça, hatta yıllar içinde birbiri ardına kapandıkça, eleştirel değerlendirmeler yerine tanıtım yazıları öne çıkmaya devam edecek, eleştiri faaliyeti gönül verdiği için bireysel çaba gösterenlerle akademik ortamın ötesinde kamuya bir nebze ulaşabilen (Erol Köroğlu gibi) akademisyenlerle sınırlı kalacak, kısır bir eleştiri ve okuma ortamı da ister istemez emek verip okunmaya değer bir şey yazmaya yeltenenlerin bir kısmını caydıracak.

Exit mobile version