Parşömen’in beş yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizim içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl neler okuduk? İz bırakan olaylar, kitaplar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, yayın emekçilerine sorduk.
Yeni yıl herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin…
2023 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Bir kere daha Parşömen soruşturmasını yanıtladığımıza göre yılın “yeniliği” tartışılır olsa da zaman üzerimizde izini bırakarak geçip gitmiş demek ki. Seçmenin kolay olmadığı, o zor, beğendiğim kitaplar sorusunu aklıma ilk gelenler üzerinden yanıtlamaya çalışayım.
İlk aklıma gelen, Jonas Mekas’ın “Manuel Bir Daktiloya Ağıt” kitabı, Mekas, masanın altında bulduğu bir tomar bilgisayar kâğıdının ve Olympia De Luxe daktilosunun kendisine verdiği ilhamla “hiçbir şey için olmayan bir roman” yazmaya girişiyor ve macera başlıyor. Macera çünkü Mekas’ın yazma çabasında belirleyici olan bir amaç gütmeden yazmak. Günün herhangi bir saatinde oturuyor ve aklına ilk gelenler üzerinden yazıyor, yazıyor, yazıyor. Bu tutkulu yazı deneyimi okurda pek çok soru açığa çıkarıyor bana kalırsa. Yazının illa ki bir dert anlatma gibi bir amacı olmalı mı? Mesaj kaygısı gütmeden, toplumsalın gözünü dışarıda bırakarak sadece yazmak için yazmak mümkün mü? Yazı ne kadar öznel olabilir? Siz bu soruları düşünürken Mekas yazmaya devam ediyor kısacası yazar figürünü, yazmanın getirdiği konumu hiçbir şeyi dert etmeden bir yazma durumu bu ve aslında sorduğumuz soruların Mekas için pek anlamı yok. Burada günümüz yazarının pek de onaylamayacağı bir yazıdan bahsediyoruz yazmak bir konum inşa etmek veya ortaya figür olarak yazar çıkarmak anlamını aşıyor, sadece bir arzu konusu oluyor ve okurda o arzuya ortak ediliyor. Kitap, Lemis Yayınları tarafından, Baran Bilir çevirisiyle basıldı.
“7/24 Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu” kitabıyla tanıdığımız Jonathan Crary’nin “Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken ‘Dijital Çağdan Kapitalizm-Sonrası Dünyaya’” kitabı da bence bu senenin hakkında konuşmaya değer metinlerinden biriydi. Crary, dijital çağ ve kapitalizm ilişkisini tarihsel bir zeminde tartışıyor ve sadece kapitalizmin zamanını değil sonrasını da düşünmeyi öneriyordu. Kapitalizmin dünyada yaşayan ne varsa imha etmeye yeltenen politikalarını açığa çıkarırken bunun dijital kapitalizmle ilişkisini kuruyordu çünkü onun “internet kompleksi” dediği yapıyla yüzleşmeden radikal biçimde “fişi çekmeden” başka bir yaşam umudundan söz etmek gittikçe zorlaşıyor.
Bana kalırsa Crary’nin kitabını diğer dijital çağ tartışmalarından ayıran şöyle bir yanı var. O, reform önermiyor, radikal bir ret öneriyor. Ayrıca özellikle dijital kapitalizmin ortak harekete geçme, bir araya gelme, sorunları yüz yüze konuşarak çözme gibi insani kabiliyeti aşındıran yanını epey iyi çözümlüyordu metin, şirketlerin dolabına hem de gönüllü olarak kendimizi nasıl kapattığımızı düşünmek ve nasıl razı edildiğimizi görmek için bana kalırsa önemli bir metin. Kitap, Metis Yayınları tarafından Tuncay Birkan çevirisiyle basıldı.
Ágota Kristóf’un, “Önemi Yok” kitabındaki öykülerini okudum geçtiğimiz günlerde. Yazarın kendimce “karanlık ironi” diye tarif ettiğim bir yanı var ki bu öykülerde epey belirgindi fikrimce. Bu kitaptaki “Balta”, “Öğretmenler” gibi öykülerinde epey hissediliyor bu bahsettiğim ironi biçimi. Mesela, “Balta” öyküsünde eşini öldürdüğünü sezdiğiniz anlatıcı meseleyi polise anlatırken şöyle diyor: “Oda burası işte, buyrun. Şurada, yatağın yanında, halının üzerinde. Kafasına balta saplanmış. Muayene etmek ister misiniz? Tabii yapın muayenenizi. Gerçekten saçma sapan bir kaza değil mi? Uykusunda yataktan düştü, tam da şu baltanın üzerine düştü.” Anlatıcının durumu bir yandan gülümsetirken diğer yandan bir kadının içine düşürüldüğü ruh halini düşündürüyor yani bir çeşit acıklı bir kahkaha var orada ki kurmacada hissetmeyi sevdiğim bir yan. Kitap, Can Yayınları tarafından, Feyza Zaim çevirisiyle basıldı.
Marilynne Robinson “Evlerden Uzak” kitabından da bahsedeyim. Ev hissiyle aidiyet hissini ortaklaştıran ve bana kalırsa bunu iyi ifade eden bir metindi. Yaşanan yere ait hissetme duygusunun aşındığı bir çağda, kapitalist felaketler çağında yaşıyoruz bunun getirdiği his her an yola çıkmak zorunda kalabileceğimiz bir hayat anlamına geliyor, herkesin, tüm türlerin her an yollara düşebileceği bir dünya tahayyülü bu. Bu durum evle iç içe geçirilmiş romantik huzur anlatılarının da yapısını bozuyor. “Evlerden Uzak” annelerinin ölümünden sonra anneanneleriyle, sonra halalarıyla en sonunda da teyzeleriyle yaşamak zorunda kalan iki kız kardeşin hikâyesiyle anlatıyor bu durumu. Büyüme çağında iki küçük kız bir yandan kaybettikleri yakınlarının hayaletleriyle uğraşıyor diğer yandan sürekli değişen ebeveynleri tarafından terk edilme korkusu yaşıyor bu da evi bir huzur yeri olmaktan çıkarıyor ve bırakılıp gitme tedirginliği metnin belirgin duygusu haline geliyor. Marilynne Robinson’un özellikle karakterlerini derinleştirme meselesinde iyi olduğunu düşündüm. Bu da akılda kalan kitaplarda oldu. Metin, Birgül Oğuz çevirisiyle Metis Yayınları tarafından basıldı.
Norbert Elias’ın klasik kitabı, “Ölmekte Olanların Yalnızlığı Üzerine” de sanırım bahsedilmesi gerekenlerden. Elias, modern dünyanın insanın pek çok sorununu çözdüğünü inkâr etmiyor ama özellikle ölümün yaşamın içinden çekilmesinin “ölmekte olanları” yani yaşlı insanları nasıl etkilediğini de düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Yaşam süresi uzadı, tıp sayesinde ölüm daha az acılı hale geldi ama insan için zaten sorunlu olan ölüm deneyiminin anlamı değişti. Çünkü yaşadığımız uygarlık aşaması, ölümü ne kadar acısız hale getirdiyse ölüme yakın yaşam sürenleri de o kadar yalnızlaştırıyor. Ölüm artık hastane koridorlarının, mezarlık görevlilerinin hatta pek çok ülkede ölüm sonrası işleri yapan şirketlerin alanına konumlanıyor. Eskiden daha çok yakın çevrenin sorumluluğuyken, ölüm kurumların üzerinde denetim sahibi olduğu bir deneyime dönüşüyor. Elias’ın metni, Oğuzhan Ekinci çevirisiyle, İletişim Yayınları tarafından basıldı.
Todd May’in, “Anlamlı Bir Yaşam ‘Sessiz Bir Evrende Anlam Arayışı’” kitabından da kısaca bahsetmek isterim. May kitapta, anlamlı bir yaşamı aramaktan çok onun etkin olarak nasıl yaratılabileceğini tartışıyordu. Bu bakış anlam arayışındaki varoluşçu tınıyı aşındırırken özneyi anlam konusundaki edilginlikten kurtaran bir yan taşıyor. Ayrıca, onun bakış açısından düşününce anlam arayışını bireysel varlık-yokluk meselesinin ötesinde düşünmenin yolu açılıyor ortak bir anlamlılığın nasıl yaratılabileceği konusunda da düşünme şansı buluyorduk. Krizleri bitmeyen bir tür olan insan için dünyadaki anlam meselesinin önemi düşünülünce, May’in kitapta sorunsallaştırdığı meseleler epey önemliydi fikrimce o nedenle bu kitabı hatırlatmak isterim. Metin, İrene Kitap tarafından, Bekir Aşçı çevirisiyle basıldı.
Zaten metin işçisi olarak çalıştığım için yıl boyunca sevdiğim, tartışılsa güzel olur diye düşündüğüm kitaplardan bahsedip duruyorum çoğu zaman havaya yazıyorum ve ilk rüzgârda dağılıp gidiyor duygusu eşliğinde sürüp gidiyor bu çaba 🙂 o nedenle daha fazla sözü uzatmayayım.
Size göre 2023 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?
İşte yine zorlandığım sorulardan biri “olay” denince aklıma hep Badiou geliyor, olay denen şeyin dünyanın sürüp giden düzeninden bir kopuşu içermesi ve bizi mutluluğun olanaklı bir tanımına eriştirmesi gerekiyor bu anlamıyla düşündüğümüzde. “Olay”ı böyle düşündüğümüzde ve zamana geriye doğru dönüp baktığımızda pek de olanaklı bir mutluluk tanımına erişebildiğimizi söyleyemiyorum maalesef bu hem edebiyat için hem de dünyanın güncel durumu için geçerli bana kalırsa.
Ama illa ki bir şeylerden söz etmek gerekirse bu sayfada soruları cevaplayan arkadaşların da sorunsallaştırdığı gibi, 6 Şubat depreminden sonra edebiyatın felaketin içinde yaşarken üretim yapmasının nasıl sorunlu olabileceğinin örneklendiği metinlere tanık olduk. Bunun söylediği şöyle bir şey vardı fikrimce, Neo-liberalizm yazarı bir performans düzenine ekliyor ve dijital kapitalizmin de etkisiyle acı gösteriye dönüşerek şeyleşiyordu. Çokça tartışıldığı için kısaca şunu söyleyip geçeyim, umarım bu bir deneyime dönüşür ve bu konuların etiğine dair daha çok düşünürüz.
Olay mı bilemiyorum ancak yapay zeka teknolojilerinin çevirilere dahil olmasını da tartıştığımız bir yıl oldu. Bu teknolojilerin kullanımının etik bir mesele olarak vurgulanmasının olumlu olacağını düşünüyorum çünkü bu teknolojilerin kullanımının hak gaspına sebep olabileceği bir çağda ve kültürde yaşıyoruz. Ben dijital çağın getirilerinin her alanda dışında kalınamayacağını düşünenlerdenim ama konu çeviri olduğunda bu teknolojilerin bir araç olsa da insanın öznelliğini tamamen kaybettirecek bir kullanımı getireceğini düşünmüyorum. En fazla işin biçimi değişir ama tek başına makinelerle işin içinden çıkılamaz sonuçta özellikle konu kurmaca olduğunda çeviride işin içine duygular da giriyor ve bunun insani bir yanı var bu nedenle konunun iyi anlaşılması gerekiyor.
Ayrıca, bu teknolojilerin bir de pek konuşulmayan kapitalizm boyutu var (kadın kapitalizmle kafayı bozdu evet 🙂 ) belki bu konuda Lizzie O’shea’nin “Geleceğin Tarihleri –Ada Lovelace, Tom Paine ve Paris Komünü Bize Dijital Teknoloji Hakkında Ne Öğretebilir?” kitabında tartıştığı dijital teknoloji için kullanılabilir bir tarih yaratma fikri işlevsel olabilir. Yani çeviride dijital teknolojinin kullanımı için işin içinde çevirmenlerin olduğu, emek gaspının önüne geçildiği, meselenin kapitalizm boyutunun atlanmadığı bir gelenek yaratmak bahsetmeye çalıştığım, neden olmasın?
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Türkiye’de kültür-sanat alanı (yine biraz bükeceğim soruyu) bitmeyen krizler alanı, açıkçası her yıl bu sayfada dile getirdiğim sorunların aşılmak şöyle dursun daha da derinleştiğine tanık oluyoruz. Bunun en büyük sebeplerinden biri kültür alanında neredeyse hiç olmayan olduğunda da sadece belli çevrelerin dahil edildiği kültür bakanlığı gibi kurumların destek yokluğu bana kalırsa. Herhangi bir dayanışma ekonomisinin yaratılamaması da cabası ki açıkçası kültür bakanlığının desteğindense bu konuda yatay bir dayanışma pratiğinin olmasını tercih ederim.
Bu destek ve dayanışma yokluğunu tiyatrodan, sinemaya, kitap incelemeleri yazan birinin sorunlarından, çevirmenin hayatta kalma mücadelesine kadar genişletebiliriz fikrimce. Kültür alanına belli çevreler dışında hiçbir yatırım yapılmıyor böyle bir durumda en fazla kendi kendine veya fonlarla ayakta kalmaya mecbur edilmiş bir ortamla karşılaşıyoruz. Bu konularda karşı bir politikamız olmaması da soruna eklenince her alanda hem emek gaspı meşru hale geliyor hem de nitelik azalıyor.
Ancak bu sene iyi gelişmeler de oldu her yıl bu sayfada bahsettiğimiz çevirmenlerin sorunlarından ve en azından Çevbir gibi bir örgütlenmenin olmasının olumlu anlamından bahsediyorduk. Bu sene lektör, editör, son okuma gibi yayıncılığın farklı alanlarından emeği gasp edilenlerin sorunlarının daha görünür olduğuna, sektörde süren emek sömürüsünün daha çok konuşulduğuna tanık olduk. Hatta “Yayınevi Emekçileri Platformu” adında bir örgütlenme pratiği de gelişti. Bunun oldukça önemli olduğunu düşünüyorum ve kültür alanında süren her türlü emek sömürüsü için yaygınlaşarak sürmesini umuyorum. Yoksa hiçleştirildiğimiz bu yaşamları sürdürmek gittikçe daha zor olacak ve çıkışsızlık duygusuyla eriyip gideceğiz çünkü ortam buna çok elverişli.
Sorular bittiğine göre, Parşömen’e alan açtığı için teşekkür ederek son sözü söyleyelim yılın yeniliği diye bir şey varsa da herkese iyi yıllar…
