Parşömen’in beş yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizim içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl neler okuduk? İz bırakan olaylar, kitaplar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, yayın emekçilerine sorduk.
Yeni yıl herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin…
2023 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Bu yıl okuduğum ve beğendiğim kitaplar listesine Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen’in Monokl yayınlarından çıkan Kopenhag Üçlemesi ile başlamak isterim. Çocukluk, Gençlik ve Bağımlılık (Danca orijinali Evlilik imiş) adıyla yayımlanan Üçleme, yazarın çocukluğundan başlayarak ikinci evliliğinin bitimine kadar olan kısmını aktardığı bir otobiyografi. Ditlevsen’in (1917–1976) yaşamında belirleyici olan deneyim bana kalırsa travma olmuş. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ekonomik bunalımın tam ortasında oldukça yoksul bir ailede doğan Ditlevsen, sık sık işsiz kalan sosyalist bir baba, mutsuz bir anne ile büyümüş, yoksulluktan lise eğitimi dahi alamamış ve çalışmaya başlamış. Duygusal yoksulluk da cabası! Gençliğinde sağlıksız cinsel ilişkiler yaşamış, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkesi Nazilerce işgal edilmiş, yasadışı kürtaj yaptırmış, depresyona girmiş ama en korkuncu doktor olan ikinci eşi tarafından sağlanan morfinle uyuşturucu bağımlısı olmuş, sırf morfin alabilmek için gereksiz ameliyatlar geçirmiş ve elli sekiz yaşında intihar ederek ölmüş. Ancak hayatı boyunca tüm zorluklara ve cinsiyetçi engellemelere rağmen hep yazmış, ya da yazacakları üstüne düşünmüş, çocukken bile! “Bir gün, içimden geçen bütün kelimeleri kağıda dökeceğim. Bir gün, başkaları onları bir kitapta okuyacak ve bir kızın her şeye rağmen şair olabileceğine şaşacaklar.”
Ditlevsen, bastırmak veya inkâr etmek yerine, travmatik deneyimleriyle bu üçlemeyi yazarak yüzleşmeyi ve onları dönüştürmeyi seçmiş gibi görünüyor. Üstelik çok iyi bir şair olması, üçlemenin bazen lirik, bazen okuyucunun bile canını acıtacak kadar vahşi, keskin ve soğuk ama her zaman etkileyici olmasını sağlamış. Yoksa şu cümleler kurulmaz: “Çocukluk karanlık ve bodrum katına kapatılıp, unutulmuş küçük bir hayvan gibi devamlı inliyor. Soğuk havada buharlaşan nefesin gibi ağzından tütüyor, bazen çok küçük, bazen çok büyük geliyor. Asla tamamen uymuyor. Onu ancak üstünden eski bir deri gibi sıyrıldığı gün sakince gözden geçirebilir, ondan atlatmış olduğun bir hastalıkmış gibi bahsedebilirsin.”
Bu yıl Mercè Rodoreda’nın (1908-1983) Alef yayınlarından Suna Kılıç’ın çevirisiyle çıkan Güvercinler Gittiğinde, Kırık Ayna ve Ölüm ve Bahar adlı romanlarını okuduğumda yazarı daha önce hiç duymadığıma inanamadım. Bu, Gabriel Garcia Marquez’i hiç duymamış veya Buddenbrook Ailesi’ni hiç okumamış olmaya benziyordu çünkü. Dolayısıyla Türkçede 2023’den önce yayımlanmış diye bu romanlardan söz etme fırsatını kaçıramazdım. Barcelona doğumlu Katalan Rodoreda’nın eserlerini Katalanca yazması ve 1962’de yazdığı Güvercinler Gittiğinde romanının ancak 2007’de İspanyolcaya çevrilmesi de bu habersizlikte etkili olmuş olabilir mi? Güvercinler Gittiğinde 1930’lu yılların Barcelona’sında geçer. Yazar’ın deyimiyle “bir gıdım duygusallık içermese de, her şeyden çok bir aşk romanıdır.” Ama o “her şey”in içinde sokaklarını, meydanlarını, zengin evlerini, yoksul dairelerini gördüğümüz, kalp atışlarını duyduğumuz koca bir kent, İspanya iç savaşı, Cumhuriyetçiler, adı söylenmeden nefesi hissedilen faşizm, kuşlar, yüzlerce nesne, ölümler, açlık ve intihar düşünceleri var. Ve tabii hizmetçilik yaparak para kazanmaya çalışan, işsiz kalan, âşık olan, yazara göre Madam Bovary’den de, Anna Karenina’dan da akıllı olan kahramanımız Natalie! Kusursuz bir dil ve üsluba sahip bu roman şu cümlelerle biter: “…yürüdüğüm yollarda hâlâ bir su birikintisine rastlayacaktım…ve her birikintide, ne kadar küçük olursa olsun gökyüzü olacaktı…zaman zaman bir kuşun karıştırdığı gökyüzü…”
Kırık Ayna ise zengin bir ailenin evlilikleri, aşklarıyla, inişleri, çıkışları, nasıl para kazandıkları, ihanetleri, ikincil karakterler gibi görünse de daha büyük yer kaplayan hizmetçileri ile hikâyelerinin üçüncü kuşağa kadar anlatıldığı bir büyük romandır. Yine yazarın sözleriyle: “Bir aile, terk edilmiş bir ev, ıssız bir bahçe, bütün bahçelerin bahçesinin salt fikri… Bütün bunların olduğu bir roman yaratma isteğim vardı. Ailenin zengin olduğunu, evin hanımının kast dışından geldiğini düşünmek hoşuma gidiyordu. Bir seviyesi olmayan, basit bir kökenden gelen. Annesine balık satmakta yardım eden bir güzellik, bir menzile doğru çevresinden kopmuş bir kişinin, özellikle de bir kadının seviyesini yükseltme konusunda sıklıkla sahip olduğu o kolaylık bakımından içsel olarak hazırlanmış.” Büyük anlatıların önemsizleştirildiği dönemden sonra yazılan oyunbaz metinlerden bıkanlara klasik gerçekçi romanları anımsatan ama orada kalmayan bir yazma dersi diyelim.
Julie Otsuka’nın Yüzücüler romanı da bu yıl okuduklarım ve pek beğendiklerim arasında. Domingo yayınevinden çıkan, Duygu Akın çevirisiyle okuduğumuz bu kitabın ilk kısmı dışarda şehir iklim felaketiyle kavrulurken, hem toplumsal hem kişisel problemlerinden kaçarak, içerde yani yüzme havuzunun değişmeyen koşullarında yüzen bir grup insana odaklanıyor. Ama işte bir gün havuzun duvarında bir çatlak beliriyor. Bazen büyüyen, bazen yok olan, bazı yüzücülerin gördüğü, bazılarının “yok canım olur mu hiç” dediği, endişe metaforu olarak okunmaya müsait bir çatlak. İkinci bölüm ise bu yüzücülerden birine, demans hastası Alice ile kızına, ilişkilerine odaklanıyor. Alice bakımevine kaldırıldığında geride kalan kocanın, eşinin bir gün döneceği ihtimaline tutunup mesela dolabın, aynanın üzerindeki notları kaldırmaması gibi ayrıntılar ise yürek burkan cinsten. Demans hastası annemi kaybettikten sonra pencereden dalgın dalgın sokağı izleyen bir babam olmasaydı da bu kitabı severdim ama.
Kendisi de bir şair olan Vénus Khoury-Ghata, Marina Tsvetayeva ya da Alabuga’da ölmek adlı romanıyla başka bir şairin yani Tsvetayeva’nın trajik (kelime yetersiz ama) hayatını sert, sade ve eksiltili bir dille, melodrama düşmeden anlatıyor. Ömrünün çoğunu sürgünde ve yoksulluk içinde geçiren, sürekli yazan ama şiirlerinin pek azı yayımlanan, annelikle sınanan, evlat kaybını yaşayan ve Tataristan’da Alabuga’da kendini asarak intihar eden bir şairin hayatını ancak başka bir şair böyle yazabilirdi diye düşünüyorum. Marina’nın şu sözleri ise hayatının özeti gibi: “…zamanımın bir numaralı şairi olabilirdim. Biliyorum, çünkü her şeyim var ama zamanım beni sevmiyor, ben de onu. Bu zamanı kendi zamanım olarak görmüyorum.” Bu arada Tsvetayeva’nın şiirleri 160.km yayınlarından bu yazıyı okuduğunuz sıralarda çıkmış olacak.
Annemarie Schwarzenbach’ın Bir Kadını Görmek adıyla yayımlanan ve yazarın Lirik Novella adlı eserini de içeren roman şu cümlelerle başlıyor ve kuir edebiyatın nefis bir örneğiyle karşılaştığınızı anlıyorsunuz:
Bir kadını görmek: Sadece bir saniye boyunca, sadece bir anlığına, açması bana yasak olan bir kapının ardındaki karanlık koridorda yeniden kaybetmek üzere bir kadını görmek ve ama onun da aynı anda beni gördüğünü, soran gözlerinin bende asılı kaldığını anlamak, sanki bu karşılaşmamız sadece bu yabancı eşikte, bilincin bu karanlık ve efkâr dolu sınırında mümkünmüş gibi hissetmek…
Zürih’de 1908’de üst sınıf bir aileye doğmuş, ayrıcalıklı bir hayata sahip, kısacık saçlı ve erkek giysileri giyen, seyyah, kendi kullandığı arabayla 30’lu yıllarda İstanbul’dan, Ankara’dan geçerek/kalarak İran’a, Afganistan’a kadar giden, bir yandan Klaus Mann’la anti-faşist muhalif dergiler çıkaran, Erica Mann’e âşık ve hep iyi bir yazar olmak isteyen Annemarie’nin novellalarını okuyunca -kendisi görmese de- amacına ulaştığını hissediyoruz. Türkçede pek bilinmeyen yazarı bize nefis bir dille aktaran, romanın aynı zamanda çevirmeni ve önsözünün yazarı Menekşe Toprak’a da teşekkür etmeden geçmek haksızlık olur ama.
Johann Hari’nin Metis yayınevinden Barış Engin Aksoy çevirisiyle çıkan Çalınan Dikkat: Neden Odaklanamıyoruz adlı kitabı ise kurgu dışı kategorisinde bana göre yılın etkileyici kitaplarındandı. Hari, artan dikkat dağınıklığımız üzerine düşünüyor ve sorunun sadece bizim iradesiz ve tembel olmamızla ilgili olmadığını öne sürüyor. “Kendine hâkim olmayı deneyebilirsin ama ekranın diğer tarafında sana karşı çalışan binlerce mühendis var” sözleriyle dikkatimizin çalındığını, hızlanan dünyanın bizi bir jonglör gibi davranmaya ittiğini ama beynimizin bu kadar hızlı olmadığını ve odaklanamadığımızı öne sürüyor. Daha önemlisi dikkatimizin teknoloji nedeniyle değil, nelerle ilgilendiğimizi tespit ederek bu bilgiyi para karşılığında satan iş modeli ile çalındığını göstererek mücadele yöntemlerini de işaret ediyor.
Tanıl Bora’nın Demirel biyografisi ise yılın en önemli kurgu dışı eseriydi bana kalırsa. Sadece Demirel’in hikayesi değil memleketin de ama bireysel olarak bizim de hikayemizi de anlatması, haritalandırması bakımından çok kıymetliydi.
Size göre 2023 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?
Edebiyat olayı sayılır mı bilmem ama 6 Şubat’ta yaşadığımız depremin hemen ardından 10 Şubat’ta bir gazetenin edebiyatçılara “depreme dair en çarpıcı karelere” resim altı yazı yazdırmasını ve bazılarının ısrarla yaptıkları “iş”i savunmalarını hiç unutmayacağım.
Bir şairin dosyasındaki çalıntı şiirlerle Turgut Uyar adına düzenlenen yarışmaya katılıp ödül kazanması yine bu yıl yaşadığımız tuhaf / saçma edebiyat olaylarından biriydi.
Ama güzel şeyler de oldu. Mesela Nurdan Gürbilek’in yeni kitabı, Örme Biçimleri: Bir Ters Bir Düz Fragmanlar adlı incelemesi Metis’ten çıktı. Asuman Susam’ın hazırladığı, kolektif bir çalışmanın ürünü olan, belgesel şiir türünün Türkçedeki ilk örneği oraya kendimi koydum Everest’ten yayımlandı. Sanat Kritik ve Metis Yayınları ortaklığında gerçekleştirilen Bilge Karasu Günleri ve sergisi de yılın güzelliklerindendi.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Edebiyat ortamımızdaki sorunlar memleket sorunlarıyla paralel. Aynı vasatlık, aynı emek sömürüsü. Bir de görülmek için gösterilen aşırı çaba. Hüzün verici.
Yılsonu yaklaşırken Parşömen’in edebiyat soruşturmasına katılmak en sevdiğim ritüellerden biri oldu. Bazen kendimi “bu kitabı yazmayı unutma” derken yakalıyorum. Çok yaşa Parşömen!
Herkese çok iyi kitaplar okuyacakları bir yıl diliyorum!
