Site icon Parşömen

“Aynı karanlığın her seferinde ineceğini unutmayanlar için” | Neslihan Yiğitler

İlk öyküsü 1987 yılında Varlık’ta yayınlanan Behçet Çelik’in önemli eseri Patikaların İyi Yanı okurun belleğinden kolay kolay ayrılmayacak on bir öyküden oluşuyor. Kitaptaki hemen her karakter, hikâyeleri sonlansa da yaşamın akışında bir yerde kendilerine yer buluyor. İsli sisli pis puslu[1] bir dünya buldukları, girmeye hazır olanları hemen içine çekiyor. Tüm hikâyelerin karakterleri, yazarın başka öykü ve romanlarından aşina olduklarımız aslında. Bu anlamda okur yabancılık çekmiyor. Kentsoylu, eğitimli, yorgun insanların duygu durumları anlatılıyor eser boyunca.

Kahramanları kadın-erkek olarak ayırıp değerlendirebiliriz, özellikle “İnce U” öyküsündeki Ful karakteri, bilgece yazılmış bir kadın karakter olarak karşımıza çıkıyor ancak Behçet Çelik, ayrım yapmaksızın okuruna karakterinin önce insan olduğunu duyumsatmakta. Daha ilk satırdan “siz isterseniz kadın/erkek öyküsü olarak değerlendirin ancak ben bu şekilde bir ayrım yapmıyorum” diye adeta kelimelerin altını çiziyor. Kısacası o, tüm karakterlerine aynı uzaklıkta yazıyor. Bu anlamda, karakterler herhangi bir sınıfa ayrılmadan yalnız canlı olmanın duyarlılığıyla yaşıyor yazarın öykü evreninde.

Cinsiyetsizliğin altını çizen bir başka bakış açısı da karakterlerin salt iyi taraflarını öne çıkarmak dışında onların gerçek hallerini gözler önüne sermesidir. Yine “İnce U” öyküsünden örneklendirecek olursak: “Halis’in öğrencilik yıllarında yardımını, desteğini gördüğü biriydi Cüneyt Abi. İstanbul’da yeniydi, on sekizinde yoktu, başı sıkıştığında kapısını çalabileceği birinin varlığı büyük şanstı onun için; çalması da gerekmişti birkaç kez.” (s. 55)

Kitabın ilk öyküsü “Seyrelme Taşı”nda duygusu yüksek, sezgisel bir evrende dolaştığımızı anlıyoruz. Biliyoruz ki hassas sulara açılan, can yeleksiz, küreksiz bir gezinti olacak bizimkisi.

“Lahmacunun Kıtırı ya da Kesintisiz Boşluk” öyküsünde ise Ekrem ve Cumali’nin dostluk evreni karşılıyor bizi. İki arkadaş arasındaki dış dünyaya verilen tepkilerin farkı, iç dünyalarının da bambaşka olduğunu gösteriyor okura. Ekrem’in konuşkan, hassas, dertli yapısı Cumali’nin sessiz, nispeten duyarsız, asosyal yapısıyla ustaca yaratılan çatışmayla anlatılıyor: “Tek başınalığın erdemlerinden koşar adım birlikte olmanın kolaycılığına kaçtıklarını anlatmaya çalıştığında arkadaşının gözlerinin aldığı hali çözememişti.” (s. 23)

Okur, bu satırlardaki duygu durumunu kavrarken yaşamda kim bilir kaç kez aynı durumda kendini de bulduğunu yakalıyor. Öykü evrenine de okuma süresince bizi bağlayan tam bu yakalamaca değil midir zaten?

Behçet Çelik

“Upuzun Cümleler” öyküsünün çocuk gözünden anlatılması, anı/öykü riski taşımasına neden olsa da “halanın susma nedenine” atılan sıkı düğüm, okuru bu düşünceden uzaklaştırarak “Hala sen neden sustun?” sorusunun ardına düşürüyor. Sona gelindiğinde ise beklemeye ve merak etmeye değer bir nokta orada meraklı okurunu bekliyor: “Çok adam öldürülmüş o zamanlar, uluorta çarşı içinde. Halası anlatmıştı bir keresinde daha küçüktü ama unutmadı. Babasıyla amcası eve döndüklerinde oh çekerlermiş her akşam. Her şey bu büyük oh için demişti halası. Bir de bu kaldı aklında.” (s. 36)

“Patikaların İyi Yanı” yani kitaba ismini veren öyküye gelecek olursak, iki kadın kahramanın dostluk ve/veya duygudaşlık dünyasına yepyeni bir pencere açıldığını görürüz. Karakterlerin yaşamdaki gereksinimlerine, beklentilerine, birbirlerine olan güvenlerine farklı açılardan bakan eser, yaşam yolunu da tanımlıyor dikkatli okuruna: “Bir ana hikâyesi var insan ömrünün, yaşam yolu gibi bir şey demişti Nermin tanıştıkları gün. Bir tali yollar, sokaklar, hikâye parçacıkları. Böyle zannederdim. Birkaç yıl öncesine kadar bu ana yolun sona erdiğini, ana yoldan bir daha dönmemek üzere saptığını düşünüyormuş.” (s. 69)

Behçet Çelik öykülerinde en çok dikkat çeken nokta, kadın olsun erkek olsun hemen tüm karakterlerin günümüz hırçınlaşmış insanının tersine sakin, yalnız, girişken olmayan, tutuk yapılarıdır. Kadın ya da erkek ana kahramanlar hiçbir sahnede etken, hareketli rol oynamazlar. Varlardır, dikkat çekerler ve iç dünyalarına dönük yapılarıyla günümüzün genel-geçer karakteriyle çatışan bir roldedirler.

Çoğunlukla “ben” anlatıcı kullanılarak yazılan öykülerin ana kahramanları hemen bir diğer öyküde ya da birkaç öyküden sonra birleşmektedir. Öncesinde eksik kalan tüm karakterler öykü süresinde mıknatıs gibi birbirlerine çekilir ve tamamlanırlar. Ara ara, çok sık olmamakla birlikte karakterlerin çekingenlikleri, yalnızlıkları, durgunluk ve sakinlikleri okuru kasvete sürüklese de anlatılanın yaşam yoluna benzetilmesi, kimi anayol kimi patika olsa da bir yön göstermesi nedeniyle akılda kalıcı ve etkileyicidir.

Kitabın yedinci öyküsü “O andan da Geçmek” tanımladığımız ne kadar öge varsa her birini teyit eder nitelikte. Eğitimli, kent soylu kişilerin hak ettiği değeri, işi bulamadığı ya da bulduğu işlere tanıdık aracılığıyla girmesi gibi karakterin kendisiyle ilgili başarıyı tespit edememesi üzerine kurulan bir yapı sonrası yaşamı sorgulamaları anlatılmakta. Yedinci öyküde kullanılan “koltuk” simgesi önem taşıyor: “Koltuğun biçimi, ağırlığı, bedeninin duruşu uygun olmadığından o anı asla yakalayamayacağının hiçbir zaman dengede kalamayacağının farkında, ama böyle ileri geri salınırken o andan da geçtiğini biliyor, o noktadan da önemli olan zaten o anda durup kalmak değil, o anı hissedebilmek” (s. 80)

Eserde yer alan koltuk, kahramanın yaşamdaki varlığını, edindiği yeri, ânı tanımlayan ana unsuru, kapladığı yeri anlatıyor. Ben anlatıcı, kendisini, yaşamı ve yaşamda kapladığı yeri sorgulamakta. Bu öykü, aynı zamanda kitabın zaman-mekân-uzam anlamında bir kesişme noktası diyebiliriz. Öyküde koltuk, somut bir simgedir. Bu somut simgeye bağlanırken karşımıza bir de soyut simge çıkar. Okuru diri tutan, okumamıza çengel, düğüm atan bu soyut-somut çatışmasıdır. O soyut kısımsa “sayfiye kokusu”dur. Öykünün tat, koku alma duyumuzu harekete geçirdiği, kahramanın yerine kendimizi koymamızı kolaylaştırdığı yer bu bölümüdür: “Sayfiye kokusu ertesi sabah erken saatlerde bir kez daha geldi Adil’in burnuna.” (s. 84) Ve hatta öykü finali yine bu soyut kavramla yapılmaktadır.

“Pasta Neliydi?” öyküsünde genel olarak gördüğümüz ben anlatıcı rolünün değişerek iki eski dost arasında geçen muğlak, üstü örtülü ilişkinin üçüncü bir dost tarafından anlatıldığını görürüz. Anlatıcı, Sema ve Ersin’in arkadaşıdır, öyküyü her ikisinden de dinlemiştir. İki ana karakterin arasında geçenleri ayrıntılı bir şekilde anlatırken aynı zamanda da kendi yaşam algısını okurla paylaşır: “Başka koşullar altında daha yakın arkadaşlar olacaklarını –belki de çoktan olduklarını sezmişlerdi, çok seyrek görüşmeyi sorun etmiyorlardı sadece. Her ilişkide şart değildir bu (benim bütün bağlarım artık böyle)” (s. 102)

Anlatıcı, ana karakterler arasında olanlarla kendi yaşam algısını okura aktarır. İki ana karakterin kurduğu bağ üzerinden de ilişkilere farklı gözle bakar ve gördüğünü söyler: “Buluşmayı göze aldılar yine de. Çok bir şey beklemeden, belki zamanın az biraz daha geçmesini. Geçmişin daha iyi oyalayacağını düşünmüş de olabilirler iki kişi olduklarında.” (s. 101)

Kitabın son öyküsü “Bulutun İçinde” her şeyi, öykülerdeki tüm çatışmaları temize çeker nitelikte: “Evin içinde odadan odaya bir bulut gibi geçiyorum, yok, bulut gibi değil, bulutun içinde geçiyorum, bu da değil, bedenimden çok kafam bulutun içinde, elim kolum, ayağım yerli yerinde, kafam, kafam bir bulutun içinde. Bulutumu gezdirmeye çıkmış gibiyim ya da o beni gezdiriyor iki oda bir salon evde. Odadan odaya başbaşa dolaşıyoruz.” (s. 118) Bu son tümcelerin hafifliği, bitişe yaklaşıldığının ifadesi. Öte yandan okurun belleğinde bıraktığı izi kalıcılaştırıyor yazar son satırlarında. Rotasını, pusulasını karıştıran varsa son kez daha altını çiziyor hikayeleştirdiği kahramanların, atmosferin, zamanın… Kim olduğunu, ne olduğunu ve aslında neyi anlatmak istediğinin tadını çıkararak bir kez daha imliyor okuruna:

“Beni üçüncü kişi sandılar, oysa aralarındaki bağ idim, bakıştım, yürek kıpırtısı, görmeden bildiğim başka kıpırtılar, ürpertiler, hormonlar, yuvar yuvar dönmelerin, pütür pütür taş kesilmenin, akan kanın debisinin ta kendisiydim, terin sızışıydım enseden, süzülüşüydüm aşağılara, ellerde titreme, gözlerde yaştım, bastırılan soluk, yoldan çıkan ya da yolun daha başında kaçıp giden hazdım, kaskatı kesilmekten birden, bedeni baştan sona kat eden öfkeydim, ağızdan çıkamayan haykırış, atılamayan çığlığın bir anda dönüşüverdiği…” (s. 121)

Patikaların İyi Yanı, okuruna ve yazma sevdalılarına farklı bir yaşamsal iz düşümle yaklaşıp yeni yan yollar vadediyor. Dilin özenli kullanımı, öykücülüğe atılan özgün bir çentik… Behçet Çelik’ten öykü, roman ve edebiyat dünyamıza kazandıracağı daha birçok eser okumayı dileriz.

Neslihan Yiğitler


[1] Bir çocuk oyunu.

Exit mobile version