Site icon Parşömen

2022 Edebiyat Soruşturması: Neslihan Cangöz

Türk edebiyatının geleneğinde yıllıklar önemli bir yer tutar. Yıllıklarda bir yılın edebi dökümü yapılır, o yıl yayımlanan eserlerden seçmeler yayımlanır, yıl içinde yaşanan edebiyat tartışmaları özetlenirdi. Yıllıklarda bir de soruşturma bölümleri olurdu. Parşömen Edebiyat olarak, yıllıkların soruşturma kısmını yaşatmak niyetiyle başladığımız ve bu yıl dördüncüsünü yayımladığımız edebiyat soruşturmalarının, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için verimli bir kaynak olacağına inanıyoruz.

Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere, editörlere, yayın emekçilerine, kitapçılara edebiyatımızın halini sorduk. 2023’ün edebiyat açısından daha verimli bir yıl olması temennisiyle…

Neslihan Cangöz

Yıl içinde yayımlanan ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kitapları, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Yeterli ilgiyi gören kitaplar var mı, çok emin değilim aslında. Dolayısıyla ben de 2022’de yayımlanmasa bile benim 2022’de okuduğum kitaplardan bahsetmeyi gelenek haline getireyim. Gerçekten okuma hızımla, okumak istediğim yeni çıkan kitapların sayısı arasındaki makas hızla açılıyor.

İlk önce öyküler. Samanta Schweblin’in “Yedi Boş Ev”, Kadire Bozkurt’un “Buz Kandilleri” ve Günay Çetao Kızılırmak’ın “Köstebek Yolları” adlı kitaplarını çok beğenerek okudum.

Schweblin’in öykülerinde evler, eşyalar ve ötekiden/yabancıdan duyulan korkular çoğu kez iç içe geçmiş durumda karşımıza çıkıyor. Ev, yuva olmaktan çok uzak, eşyadan kurtulmak kolay değil ve öteki bazen insanın kendisi bile olabiliyor. Ölümünün yaklaştığını hissedip evdeki eşyaları tasnifleyerek kutulara koyan yaşlı kadın, ölen çocuğunun eşyalarını görmeye dayanamadığı için yan bahçeye atan başka biri, zengin evlerinden gelişigüzel eşya çalan (mesela şekerlik) ve bahçesine gömen bir başkası. Nihayetinde “rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner” değil mi? Özellikle adının aksine nefis bir öykü olan “Mağaramsı Ses”i ölçüsüzce övmek istiyorum.

Kadire Bozkurt ise “Buz Kandilleri” kitabında, çok sert olayları, hiç gevezelik etmeden, süslemeden anlatıveriyor. Diğer bir deyişle, o ağırlığın bir iki cümleyle nasıl kolayca tarif edildiğine şaşıp kalıyorsunuz. Lakin duygusu öyle vurucu ki öyküleri art arda nefeslenmeden okumak –en azından benim için– çok zor.

Köstebekler bir saatte 20 cm kazabilirlermiş. Toprağın altında yaşayan, görmediğimiz ama orada olduğunu tahmin ettiğimiz canlılardan. Göz alıcı, hayranlık uyandıran hayvanlardan değiller yani. Günay Çetao Kızılırmak’ın öykü kahramanları da sıradan denilen hayatlar içinde gördüğümüz, mutsuz ama umutsuz denilemeyecek, hayata dair iri soruları ve yanıtları olmayan ama işte 20 cm de olsa kazmaya devam eden insanlar. Sonuç olarak müthiş bir dil işçiliği ile yazılmış, ana dilimde okuduğum için kendimi şanslı hissettiğim bir kitap.

Yeterli ilgiyi görüp görmediğini ölçemem elbette ancak Cemed Loma’nın ilk şiir kitabı “Darbuka Solo”yu şiir sevenler okusun isterim. Gürül gürül akan bir nehir gibi bu şiirler. Şiddetli, öngörülemez ve hayranlık uyandırıcı.

Gelelim romanlara. İlki, Maggie O’Farrell’in Hamnet adlı eseri. O’Farrell romanında tarihsel gerçeklerden yola çıkarak Shakespeare’in oğlu Hamnet Shakespeare’in ölümünü ve iki yıl sonra yazılan Hamlet’i, anneyi ve çocuklarını odağa koyarak anlatıyor. “Anne” olarak bilinen kadının adının Agnes olduğunu vasiyetlerden yola çıkarak bulan yazar, romanda da Agnes’a ses oluyor. Şimdiye dek, eril bakış açısıyla, genç Shakespeare’i hamile kalarak evlenmeye zorlayan sinsi biri olarak gösterilen Agnes, romanda bitkilerin, hayvanların dilinden anlayan, ormanın derinliklerinde gezen, mitsel ve handiyse doğaüstü güçleri olan, geleceği görebilen şifacı biri olarak resmediliyor. Romanda “koca” olarak bahsedilen, oyunlar yazan, tiyatro kumpanyalarıyla gezen kişinin kim olduğunu anlamamak da zor olmakla beraber mümkün. Çünkü yazar roman boyunca William Shakespeare ismini anmıyor! Kederi, yası, evlat kaybını bu kadar iyi anlatan kitaplarla karşılaşmak kolay değil. Özellikle edebiyatsever feministler kaçırmasın isterim.

İkincisi, yıllar önce yayınlanan ama benim bu yıl okuduğum Han Kang’ın Çocuk Geliyor romanı. Kang Türkiye’de daha çok Vejetaryen romanıyla biliniyor ama Çocuk Geliyor romanını çok etkileyici buldum. 1980’de Kore’de yapılan askerî darbeye karşı başlayan öğrenci ve işçi ayaklanması yüzlerce silahsız eylemcinin öldürülmesiyle askerlerce bastırılır. Roman işte bu dokuz gün içerisinde öldürülenler, yaralananlar ve geride kalanların hikâyesini anlatır. 1980’de Türkiye’de, Meksika’da (Roma filmini hatırlayın) ve Şili’de yaşananların bu denli benzer, bu denli ağır olması dehşet verici. Ekin gibi biçilen gencecik insanlar, son ana kadar “asker bize ateş açmaz” diye düşünen öğrenciler, çocuklarını, kardeşlerini arayanlar… Hazmı zor, edebi değeri yüksek bir roman.

Graham Swift’in Annelerin Kutsal Pazarı adlı romanı “Baloya Gideceksin” epigrafıyla başlıyor. Böylelikle daha ilk sayfalardan kahramanı hizmetçi Jane Fairchild olan bir külkedisi romanı okuyacağımızı anlıyoruz. Ama bu feminist bir külkedisi romanı! Türkçeye yıllar önce Su Diyarı adlı romanı çevrilen Graham Swift bol ödüllü, eserleri otuzun üstünde dile çevrilmiş ancak ülkemizde hak ettiği ilgiyi görmeyen bir yazar. Umarım Didar Zeynep Batumlu’nun güzelim çevirisiyle Swift şeytanın bacağını kırar ve çok okunur.

Kurgu dışı eserlerde Jacqueline Rose’un “Anneler: Sevgi ve Zulüm Üzerine Bir Deneme” adlı eserinden söz etmek isterim. Kitabın temel argümanı, yazarın ifadesiyle, anneliğin Batılı söylemde çatışmalarımızın ve tüm yönleriyle insan olmanın gerçeğini gömdüğümüz kültürel alan olduğudur. Şahsi ve siyasi hatalarımızın, dünyada yanlış giden her şeyin nihai günah keçisidir onlar; öyle ki, imkânsız da olsa her şeyi onarma, koruma, pirüpak etme görevi annelere verilir. Bu görevi yerine getiremediğinde ise anne asil, ıstırabıysa kurtarıcı olmalıdır. “Annelerin acısının asla açığa vurmaması gereken şeyse, tamamen keşmekeş içindeki bu acımasızca adaletsiz dünyadır.” Türkiye’nin Cumartesi Anneleri, Arjantin’in Plaza de Mayo anneleri gibi siyasal eylemlilik ile annelerin yasının bir arada var olabileceğini hatırlatan annelerin sesinin duyulması ise istenmez. Yazar, annelik idealinin kadınları, kendimizi cezalandırmanın en güvenli yolu olduğunu söylerken kitap boyunca bu ideali sarsan, yıkıcı hale getiren geçmişten günümüze örneklerle ilerliyor. Elena Ferrante’nin eserlerini anneler üzerinden okuduğu bölüm ise tadından yenmez olmuş!

Audrey Lorde’nin Bahisdışı Kız Kardeş adıyla Türkçeye çevrilen ve şiirleriyle bildiğimiz yazarın düzyazılarından oluşan bu kitabı feminist, kuir ve siyah hareketlerle ilgilenenler için çok değerli bir kaynak. Gülkan Noir ve Yusuf Demirörs’ün nefis çevirisinden okuduğumuz derleme umarım gözden kaçmaz.

Robert Darnton’ın Eski Rejim’de Yeraltı Edebiyatı adlı kitabı ise Devrim öncesi Fransa’da yasadışı edebiyatın üretimi ve yayılması üzerine müthiş ayrıntılı, okuması bir o kadar zevkli bir inceleme. Bir yanda saraydan maaşlı, sansürü geçmiş le monde’un büyük yazarları, diğer yandan Grub sokağının isimsiz ayak takımı! Edebiyat dünyasında bu tür bir hiyerarşi farklı biçimlerde hep vardır ancak yazar geç aydınlanmanın düzen içi hale geldiği o dönemde Aydınlanma ile Devrim arasındaki bağlantıyı araştırmak için müesses edebiyat dünyasının dışında kalan yazarlara, yayınevlerine, kitapçılara ve sistemin nasıl çalıştığına bakar. Hemen tüm büyük yayınevlerinin tek bir şehirde, yani İstanbul’da toplandığı, bağımsız kitabevlerinin oldukça azaldığı memleketimizi düşünürsek, kitaptan bugüne dair dersler çıkarmak da mümkün.

Son olarak bir çocuk kitabından bahsetmek istiyorum. Charlotte Gingras’ın Mutluluk Kutusu adlı kitabından. İlkin satılan piyano, derken babanın büyük kavgalarla evden ayrılması ve annenin mutsuzluğunun en yakın tanığı kızı Clara’nın işleri kendince yeniden yoluna koyma çabaları anlatılıyor bu kitapta. Clara’ya göre yeniden mutluluğu yakalamanın yolu satılan piyanoyu bulmaktır. Peki piyano nerededir yahut mutluluk kimlere aittir?

Size göre 2022 yılının önemli edebiyat ya da yayıncılık olayları nelerdi?

Edebiyat olaylarını takip edebildiğimden, hatta ayırt edebileceğimden bile şüpheliyim, ben kitabıma bakarım : ) Ancak bahsetmek istediğim iki olay var. İlki, “ölümünün ellinci yılında Suat Derviş anması” çerçevesinde Sanat Kritik’in sergiler, podcastler, paneller gibi etkinliklerle tüm yıla yayılmış çalışmaları. Benim gibi yazara dair bilgisi Fosforlu Cevriye ile sınırlı pek çok okuyucu için bulunmaz fırsattı ve hayranlıkla izledim doğrusu. Elbette Suat Derviş’in romanlarını, öykülerini, röportajlarını gün yüzüne çıkararak yeniden basan İthaki Yayınevi ve Serdar Soykan’ı da özellikle anmak gerekir.

İkincisi Annie Ernaux’nun 2022 yılı Nobel edebiyat ödülünü alması. Henüz Nobel’i almadan Seneler’i okumuş, çok beğenmiş ve övmelere doyamamıştım. Bir kadın yazarın daha kıymeti bilinmeden, az okunarak bu dünyadan göçüp gitmesini tüm kadınlar adına acı verici bulduğum için bu ödüle çok sevindim, hatta kişisel olarak mutlu oldum. Sanki ait olduğum azınlığın bir üyesi haksızlığa karşı koymuş ve kazanmış gibi bir mutluluk!

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar ve eksiklikler görüyorsunuz?

Şimdiye dek yazılanlara katılıyorum ve tekrar etme pahasına bağımsız kitabevlerinin giderek yok olmasını, butik, küçük yayınevlerinin yaşamasının zorluğunu önemli problemler olarak gördüğümü söylemeliyim. Keşke Güldünya ve Umami Kitap gibi feminist yayınevleri artsa!

Exit mobile version