Türk edebiyatının geleneğinde yıllıklar önemli bir yer tutar. Yıllıklarda bir yılın edebi dökümü yapılır, o yıl yayımlanan eserlerden seçmeler yayımlanır, yıl içinde yaşanan edebiyat tartışmaları özetlenirdi. Yıllıklarda bir de soruşturma bölümleri olurdu. Parşömen Edebiyat olarak, yıllıkların soruşturma kısmını yaşatmak niyetiyle başladığımız ve bu yıl dördüncüsünü yaptığımız yıl sonu edebiyat soruşturmalarının, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için verimli bir kaynak olacağına inanıyoruz.
Soruşturmanın son sorusunu bilhassa çok önemsiyoruz. Sorunları dile getirmenin eleştiri kültürümüzün gelişmesine, birlikte düşünmeye ve giderek çözümler üretmeye varacağını umuyoruz.
Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere, editörlere, akademisyenlere, yayın emekçilerine, kitapçılara edebiyatımızın halini sorduk. 2023’ün edebiyat açısından daha verimli bir yıl olması temennisiyle…
Yıl içinde yayımlanan ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kitapları, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Kurmaca olarak Türkan Elçi’nin Mavi Karga (Doğan Kitap) adlı romanını beğendiklerimden biri olarak paylaşabilirim. Mavi Karga, modern hayatın doğa ile insan arasına koyduğu mesafeyi ortadan kaldıran ve bugün daha iyi bir dünya için türeteceğimiz politikaların diyalog zemini kadar başkaldırı da talep etmesi gerektiğini hatırlatan bir yas romanı. Alegorik bir dille, doğadaki mücadeleyi, insanın doğada tuttuğu kibirli yeri ve iyileşmenin olanaklarını sorgulayan bir roman yazmış Türkan Elçi. Roman, benim de çok sevdiğim bir alıntıyla, İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın “kuş ölümlüdür sen uçmayı hatırla” sözüyle açılıyor. Ben bu duygu eşliğinde ve bir bellek, irade, iyileşme mücadelesi olarak okudum Mavi Karga’yı ve herkesin kendince iyileştiği duygusuna tutunmaya çalışarak bitirdim. Bu romanın önümüze açtığı tüm kavşakların derin tartışmalar gerektiren, adalet, bağışlama, özgürlük, aşk vb. konulara açıldığını görüyorum, bu nedenle alegorik dil yer yer beni zorlasa da romanı beğendim. Eylül ayında yayımlandığı için henüz büyük bir okur kitlesine ulaşmamış olabilir. Umarım hak ettiği ilgiyi görür.
Kurgu dışı olarak Saime Tuğrul’un Yitik Bellek: Yas, Kimlik, Yüzleşme (Dipnot) adlı kitabı aklıma geliyor. Yitik Bellek, sadece bellek çalışmalarıyla akademik düzlemde uğraşanlar için değil, kolektif bellek, ötekiliğin inşası, etnik-ulusal kimlik gibi bugün Türkiye’deki pek çok problemin içinde karşımıza çıkan meselelerle ilgilenenler için mutlaka okunması gereken bir kitap. Otoriter kültürlerde kolektif belleğin nasıl manipüle edildiğini tartışan, yas ve hesaplaşmanın ne kadar bastırılsa da kaçınılamaz olduğunu hatırlatan Saime Tuğrul, entelektüel merakları içinde tarih ve hatırlama olan herkesin kolaylıkla anlayabileceği bir dille, akademik ve teorik metinlerle harmanlanmış bir tartışma sunuyor. Bu kitabın da hak ettiği ilgiyi görmediğini düşünenlerdenim.
Çeviri kategorisinde de elimden bırakamadığım Teorinin Cini: Edebiyat ve Sağduyu (Metis) kitabını anmalıyım mutlaka. Teorinin Cini, Antoine Compagnon’un “bir metni edebiyat metni yapan nedir?” sorusunun izinde, zengin çağrışımlarla dolu bir tartışma yürüttüğü kitabı. Çevirmeni Savaş Kılıç. Kitapta, edebiyat dünyasının içindeki hiyerarşilere, kanonlardaki istikrar meselesine, gerçekliğin tasviri için yaslandığımız “mimesis” olgusuna uzanan tartışmalar var ve edebiyatın potansiyelini teoriyle birlikte aramanın modasının geçip geçmediği tartışılıyor. Teorinin edebiyat araştırmalarındaki yerini tartışmaya açan, edebiyat eleştirisinin nasıl olması gerektiğini sorgulayan pek çok metin var ama Compagnon’un müdahalesi, yer yer kitabi söylemlerle arasına bilinçli bir mesafe koyarak ilerlediği için biricik: lisedeki Latince öğretmeninden girip Hans Robert Jauss’un “beklenti ufku”ndan çıkmak, Sainte Beuve’ün “klasik” tanımını tartışıp buradan Gadamer’e ve Adorno’ya uzanmak ve bunu okurlarla çay içerken sohbet ediyormuş doğallığına büründürmek hiç kolay bir iş değil. Bu kitabı Türkçeye bu doğallığı koruyarak kazandıran çevirmen Savaş Kılıç gerçekten olağanüstü bir iş çıkartmış. Compagnon’un mühendislik mezunu olduğunu öğrenince, edebiyat teorileriyle olan tatlı-sert mücadelesi bana daha da sempatik geldi.
Size göre 2022 yılının önemli edebiyat ya da yayıncılık olayları nelerdi?
1873’te Teodor Kasap’ın yayımladığı mizah gazetesi Çıngıraklı Tatar’ın Seval Şahin, Alp Eren Topal ve Stefo Benlisoy tarafından ilk defa Latin harflerine aktarılarak kitaplaşmasını çok önemli buluyorum. Teodor Kasap, Paris’te Alexandre Dumas Père’nin asistanlığını yapmış ve ilk Türkçe siyasi mizah gazetesi olan Diyojen’i çıkartmış bir gazeteci, yazar ve çevirmen. Diyojen’in kapatılmasının ardından Çıngıraklı Tatar yayın hayatına başlıyor. Sadece siyasi mizahın gelişimiyle ilgilenenler için değil, eleştirel mizahı seven herkes için son derece ilginç bir tarihi gözler önüne seriyor bu kitap. Çıngıraklı Tatar’ın (İstos) neredeyse yüz elli yıl sonra Latin harflerine aktarılmış olması, edebiyat tarihçiliğimiz için kıymetli bir aşamadır ve bir yayıncılık olayı olarak önemlidir.
Bence bir diğer önemli yayıncılık olayı Ahmet Midhat Efendi’nin teyzesinin kızı olan şaire Fıtnat Hanım’la yaşadığı aşkın kanıtı olan mektupların yeniden basılması. 1928’de Galib Midhat ve 1948’de Hakkı Tarık Us tarafından yayımlanan mektuplar, 2022’de Ömer Hakan Özalp tarafından derlenerek Son Nefese Kadar (Ötüken) başlığıyla sunuldu. Osmanlı’daki gündelik hayata dair pek çok ayrıntıyı barındıran bu 1878 tarihli mektupları, geçmişi ezberlerden ibaret kılmaya çalışan, yazar biyografilerini hoşa gitmeyecek detaylardan “arındıran” bir tarih anlayışının karşısına koymak mümkün, bu nedenle yeniden kitaplaşmasını önemsiyorum. Ahmet Midhat, iki kere kalp çarpıntısı yaşadığımı bilirim, biri (Rodos zindanında) Nâmık Kemal’in zehirlendiği rivayetini duyduğumda, diğeri tezkirenizi (pusula) okuduğumda diyor Fıtnat hanıma, Midhat’ın perestişine (tapınmasına) layık olduğunu söylüyor ve ona ma’bûdem (tanrıçam) diye sesleniyor. Mürsel ağanın ikili arasında taşıdığı mektuplarda haberleşmenin gizli gizli buluşma çabalarına dönüşmesini ve artan kıskançlığın izlerini buluyoruz. Bu aşkın niye yarıda kaldığını merak edenlere kitabı okumalarını öneririm.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar ve eksiklikler görüyorsunuz?
Edebiyat ortamımız memleket nasılsa öyle. Yayıncılık giderek zorlaşıyor, basılı kitaplar artık ekonomik olarak erişilebilir olmaktan iyice çıktı maalesef. Yayıncılık sektörü bu ekonomik darboğazda ayakta kalabilmek için satılabilir kitaplara yöneldikçe nitelikli edebiyatın tanımı bir değişime zorlanıyor; popülerlik, metinlerin içeriğine ilişkin bir övgüye dönüştürülüyor. Şu anda bu durum pek çok yazara yayınevine teslim edecekleri sayfa sayısını bile dikte ediyor olabilir. Satılabilir kitabın formatına uyma amacıyla yazı masasına oturulmaya başlandıysa, bu şartlarını piyasanın belirlediği bir edebiyatın bizlere ulaştığını gösterir.
Ekonomik olarak çalkantılı bir yıl geçirdik, basılı dergilerden de yayına son verenler oldu. Edebiyat dünyasının giderek daha fazla dijitale yöneleceğini tahmin ediyorum. Bunu da belki bir avantaja çevirmek mümkündür. Zira yeni nesillerin okuma, odaklanma alışkanlıkları değişiyor ve değişime uymak da bir mecburiyet. Gençler çok fazla “internet” okuyorlar; burada harcanan enerjinin edebiyat dünyasına nasıl faydası olur diye de kafa yormak gerek. Çeşitli aplikasyonlar ve farklı dijital araçlarla edebiyatı yeni nesillerin gündeminde tutmaya çalışan yayınevleri de var. Sanal dergiler ve fanzinler var. Bu çabayı çok önemsiyorum. Ama internetle büyüyen yeni nesillerin giderek artan bir odaklanma sorunu olduğu için metinlerin “ıslah” edilmesinin de bizi çok iyi bir yere götürmeyeceği kaygısını taşıyorum.
Edebiyatın etrafına örülü bir pazarlama faaliyeti olmadan okurlarla buluşabileceği yerlerin azlığını bir eksiklik olarak görüyorum. Halk kütüphaneleri, belediye kütüphaneleri gibi öğrencilerin erişimine açık, gündelik mekânların edebiyat buluşmalarına daha fazla ev sahipliği yapması gerek.
Pek çok gazetenin sürdürdüğü kitap ekleri, yeni çıkan kitaplar için yazılan tanıtım yazılarının yanı sıra, edebiyat eleştirisine de kapı aralarsa, belki eleştirinin de sadece “yokluğuyla” hatırlanmadığı bir edebiyat ortamının yaratılmasına da bir katkı sunulmuş olur. Akademik eleştiri içe kapalı, akademinin performans baskısını göğüslemeye çalışıyor; akademi dışındaki eleştiri, önceliği görünürlüğü olan yazarlara veriyor ve “popüler” isimleri konu ediniyor. Oysa edebiyat sadece popüler olandan ibaret değil.
Bir de sadece edebiyat konusunda değil hemen hemen her konuda, ana akım medyanın gösterdiği tarafa bakmak bir alışkanlık haline geldiğinde, bir tür körleşme yaşanıyor. Böyle bir körleşmeye uğramamak için alternatif medya kaynaklarına, farklı sanal ortamlara yönelmek ve bunlardan beslenmek gerek. Edebiyat ortamındaki eksikliklerden biri de bence ana akımın ötesine uzanmaya yeltenen kişilerin azlığı.
