Bilgiyi anlamlandırmak amacıyla kullanırız. Bu bizi gerektiğinde karar vermeye de götürebilir. Unutulmamalı ki, kararlarımızın çoğunu eksik bilgiyle almak zorundayızdır. Hatalı kararlar da alınabilir ama yaşam ölümcül hataları affetmez.
Felsefede ve bilimde çığır açan Marks, Einstein ve Freud’a fikirleriyle esin kaynağı olmuş Spinoza’ya göre (1632-1677) bilginin üç türü vardır (Etik II). Bunlar birbiriyle ilintili oldukları için evre de denilebilir. Ben ona sacayağını yakıştırdım: Anlamı taşıyan bilgi sacayağı.
Birinci ayak, bir çaba karşılığı elde edilmeyen edilgen türdeki bilgidir. Kendi dışımızdan “duyularla” edinilen, içinde rastlantısallık taşıyabilecek bu bilgi türü, kişinin ön yargılarından ve inançlarından etkilenebildiği gibi düpedüz yanlış bir fikir olarak da ortaya çıkabilir. İrrasyonel, öznel ve hatta imgelemin güdümündeki bir birey için imgelemden de doğabilir. Bu tür bilgi kişide çağrışımlara da açıktır.
İkinci tür bilgi ise, teknikle elde edilen bilgidir. Bir yöntemle doğruluğu sınanmış, genel kabul görmüş, ortak akılca ortaya konmuş bilgi bu sınıfa girer. Bilimin deneyselliğiyle, aklın güdümünde, akıl yürütmeyle edinilen rasyonel ve nesnel bilgidir. İkinci tür bilgide yanlış yoktur.
Üçüncü tür, sezgiden doğan bilgidir ve sacayağını tamamlar. Bu tarz bilgi ikinci tür bilgiyle birlikte, özellikle karar almada kullanılması gereken bilgidir. Sezgisel bilme, kişinin ikinci tür rasyonel bilgiyle donanmış olmasını gerektirir. Sezmek, olanı genel çerçeveye oturtabilmeye ve daha üst bir düzeyde kavramaya yol açar. Sezgi yoluyla varılan bilgide yanlış olmadığı gibi etkilenme de yoktur.
Spinoza’nın bilgi türleri yaşamın her alanında, özellikle de felsefede, sanatta ve edebiyatta karşımıza çıkar. Çünkü bu alanlarda anlam, sezgi gücüyle başka bir aşamaya, başka bir boyuta, doğrudan görülmeyen veya söylenmeyen ama var olana taşınır. Bu ise, ilgili bireyde ani ve derin bir kavrayışa neden olur.
Sanat ve edebiyat hakkında bilgi sahibi olan birey, geliştirdiği sezgisiyle yapıtları daha iyi anlayacaktır. Edebiyatta, öykü olsun roman olsun, birinci tür bilgiyle yetinen bir okur, diyaloglar ve betimlemelere ilgi duyacak, anlatılan olayın akışına kapılacak, kendi yaşam deneyimiyle paralellikler arayacaktır.
Diğer yandan, öykü/roman yazma tekniklerine yabancı olmayan, kurguya ve üsluba önem veren, ikinci tür bilgiyi önceleyen okur, anlatımın izleğe uygunluğunu ve dili de önemseyecektir.
Sezgi yoluyla edinilen bilgi türüne ulaşmadıkça tatmin olmayacak olan okur ise, satır aralarını okumakla, bir filozofa gönderme olmasa bile felsefî yaklaşımı anlamakla, yapıttaki katmanları fark etmekle, metnin yarattığı çağrışımları yakalamakla ve metinlerarası okumayla okuma eyleminden haz almayı amaçlayacaktır. (Haz, daha zayıf bir var oluştan daha güçlü bir var oluşa geçiştir – Spinoza.)
Şimdi, mademki Dünya Kupası günlerindeyiz, o halde kupa maçlarını Spinoza’nın bilgi türleri öğretisiyle izlemeye çalışalım.
Futbol seyrederken duyularımızla bilgileniriz. Sahada ne olduğunu artık gelişmiş mercek teknolojisinin son ürünü kameralarla ve resim seçicilerin uzmanlığıyla sahanın içindeymişçesine mükemmel şekilde görebiliyor, işinin ehli spikerler sayesinde de gördüklerimizi doğrulayabiliyor, gerekli bilgileri edinebiliyoruz.
Bir futbolcunun paslaşırken topu kaptırdığını, şutun direkten döndüğünü, topun taca çıktığını veya gol olduğunu görmek ve anlamak birinci tür bilgiye girer. Tuttuğu takımın gücüne inanmak (bu boş bir inanç da olabilir) ihtiyacındaki seyircinin maçı seyrederkenki bakışı öznel ve çoğu kez irrasyoneldir.
Futbol özelinde ikinci tür bilgiye sahip olan seyirci, futbolun tekniğini ve kurallarını bilendir. Bir maçı, kuralları bilerek seyretmenin getirisi, seyirciliği basit bir top takibinden ve seyri de edilgenlikten çıkarır, seyirciyi etken bir konuma getirir: Bu seyirci tipi, takımların sahadaki dizilişlerini anlar (4-2-4 veya 4-3-3 gibi). Bir takımın savunma mı yoksa hücum futbolu mu oynadığını anlar. Maç, takım halinde ileri-geri mi oynanıyor, hangi takım orta sahayı daha iyi kontrol ediyor, genellikle hangi kanattan hücum aranıyor gibi soruların yanıtları bu tür bilgide yatar. Futbol tekniğini bilmek, futbolcuların etkili topsuz hareketlerini de takip edebilmeyi, dolayısıyla sahada büyük bir alanı görebilmeyi sağlar.
Bir maçı, üçüncü bilgi düzeyi olan, sezgiden doğan kavrayışa ulaşarak seyretmek demek, “maçı okumak” demektir. Bu, bir seyircinin ilk bakışta görebileceği bir şey olmayabilir; takımların kupadaki varlıklarını sürdürme stratejilerinin bir parçası olan ve rakibe göre bir maçtan diğerine değişiklik gösteren taktiklerini anlamakla ilgilidir. Örneğin, bu kupadaki eleme maçında Polonya’nın, Arjantin’i 2-1 yenerek büyük sürpriz yapan enerjik Suudi Arabistan’ı sertlikle yıldırma taktiği gibi; başarı, peşpeşe gördükleri sarı kartlara mal olsa bile.
Şimşeğin geceyi bir anda gündüze çevirmesi gibi, sezgi, zihne bir anda gerçeği gösteren güçtür… Çoğu kez görülen beğenilmese de.
Nazmi Özüçelik
