Sıradan insanların sıra dışı şeylerle kendine hatıra oluşturmasına futbol, bir araya gelmelerine Dünya Kupası denir. Bence. Düğün gibi yani. Uzak akrabaların, gurbetçilerin, komşuların ziyarete gelmesi neyse öyle. Bir mevsimle bir doğa olayıyla bir müzikle birleşen hatıralarımız, peşimizden gelebilmek için dayanıksız hallerimize o arkadaki hikayeyle tutunur. Tek başına çok yalnız, futbolla çok kalabalık olunur.
Doksan sekizi yüzü aşağı izledim. Yüzümü ellerimin arasına aldım. Mavi mavi geliyordu Fransızlar. Her yerde yazdı, bastırıyordu sıcaklar. Çocuktum ve çoğu şeyden habersizdim. Cezayir’i mahalle Zidane’ı peygamber sanıyordum.
İki bin iki finalini ayakta izledik. Hepimiz. Dim dik. Babamlar hariç. O zamanlar öyleydi. Babalar yerlerde çocuklar ayaktaydı. Sonrasında biz de yere yakındık. Sanırım babalarımızı çok seyrettik. Hani hamile kadınlar birine çok bakarsa çocuk ona bakarmış. Yirmi senedir sürünmemiz bundanmış.
Nasıldı o sahne. Yıldıray sol çapraza. Hasan Şaş’a. Vurdu. Gol oldu. Daha önce hiç gol olmamış gibiydi. Hasan öyle bakıyordu etrafına. Ben de öyle bakıyordum hayata. Lise bire gidiyordum, kimya dersinden kalıyordum, şiiri ayak izinden tanıyordum. Çok az konuşuyor çok fazla utanıyordum. Okumayı biliyor asla bir şey yazmıyordum. Benim berberim de Şenol Güneş’in berberi gibiydi. Alnım kapalı, saçım sarı, ufkum dardı.
İki bin altı kupasında Zidane hâlâ peygamberdi. Ama daha keldi. İyiydi hani, karizmatikti. Osmanlıcam iyi Rusya tarihim bitikti. Babamlar biraz ayağa kalkmış memur olurum zannediyordu. Balıkesir aşık olmak için idealdi. Fransızlar gibiydim. Zidane gibi kariyerime kafa atıyordum. Kaybediyor, sürekli gülümsüyor, tren yolundan hızlıca geçip yaşamanın tadına bakıyordum. Mutluydum.
İki bin onda işsizdim. Saçlarım daha da beyaz, halim ayazdı. Kulağım tıkalı gözlerim kapalıydı. Maçı izlemiyor dinliyordum. Tek başımaydım. Şaşkın değil tedirgindim. Okulu bitirmiş, uzun zamandır Tivoli’ye gitmemiştim. Yerli Edebiyat rafının önünde durmamış valizi toplamış, okudukça acı çekmiştim.
İki bin on dörtte Çamlık caddesindeydim. İşe yürüyerek gidip geliyor Amerikano içiyordum. Kundurayı bırakmıştım, Şirinevler’e hayret etmiştim. Her seferinde aynı şakayı yapan müdürü umursamıyor, sokaklarda kayboluyor, sahaflardan imzalı kitap kovalıyordum. Allahım hepimiz şu an denizin üzerindeyiz diye seviniyor, babama sürekli iyi olduğumu söylüyor, suriçindeki camileri sayıyordum. İstiklal’den İstiklal’e, İstiklal’den Karaköy’e, İstiklal’den her yere gidiyor gelmiyor geliyor gitmiyordum. Almanları umursamıyordum ama Sarı Mercedes’i çok seviyordum.
İki bin on sekizde Meksika Lokantasındaydım. Evden uzakta Casedilla’nın yanı başındaydım. Biber kokuyor adam gibi oynayın diye Türkçe küfür ediyordum. Hırvatistan’ı tutmuştum. Mesai bitince eve gitmiştim. Hem Modrić hem de benim için zordu. Yağ lekesi zor çıkıyordu. Bahşiş az benzin ucuzdu. Babam beni facetime’dan arıyordu. Annem artık ağlamıyor, Zidane Mesih’i bekliyordu.
Halil Yörükoğlu
