Site icon Parşömen

İhtimam ve Öznellik | Taner Gülen

“Öze ilişkin hakikatleri ancak ciddi bir buhran gösterebilir. Afiyeti yerinde kişi manevi düzeyde mahkûmdur. Derinlik, acı çekmiş olanların tekelindedir.”[1]

E. M. Cioran

E. M. Cioran

Yaşam kategorilerinin daha en başında, özgürlük ve maddi kesinlik türündeki çizgiler arasında bölünen özne, kendi zamanının olanak(sız)lıklarını duyumsar ve “uyanış”ı ölçüsünde yeni tutku kaynakları aramaya başlar. Cioran’a göre, belli ifade biçimlerinin sağaltıcı etkisiyle ulaşılan rahatlığın insanlık komedisini sürdürmek adına kullanımıdır bu. Hayat oyunu yanlış kurulmuştur. Düşünce, iyimserlik hastalığı yüzünden varoluşun trajik boyutunu ıskalar. Beden gerektiği ölçüde cüretkâr değildir ve dizginlenmek istenen her aşırılık dolaylı da olsa mevcut yapıyı evetler. Bir atmosfere, coğrafyaya, bir fiziki koşula doğmak… Gövdenin biyolojik gerçekliği tarafından sınırlanmak… Tüm bunları bir aşırı uca, bir uzama doğru zorlamak ve bir algı ontolojisi yaratmak…

Var olmayı sürdürmek için sağaltımlara, ara vermelere, bölüntülere ihtiyaç duyarız. Var olanlara kesintisiz bir biçimde maruz kalmanın ne tür bir dehşete karşılık geldiğini deneyimleriz yaşamda. Hafıza kaybı bir zorunluluktur. Uyku ve unutuş, yaşamın kurtarılmasını sağlar. Bu gerçekleşmeler, uğultulu firar noktalarıdır aynı zamanda. Esaslı hikâyelerin, doygun pratiklerin, ışıltılı biçimlerin o décadence içgüdünün beşiğinde yükseldiği bilinir. Ama kenarda her zaman kimi olumsuz kuvvetler beklemektedir. Kişiyi yapının içinde tüketmek ve ümitsizlikteki son canlı ürpertiyi bile yutmak için çabalayan yaşam bileşenleri… Onların kirli ağırlığını duymadan ve duyurmadan güçlü bir manevî omurgaya sahip olması pek olanaklı değildir kişinin. Zaman icadı yanılsamaların birer birer içselleştirilmesi gerekir öncelikle. Kibirle, hınçla, ahmaklık ve savruklukla kendi yabancılığını kat etmelidir özne. Sonra yanılsamasız yaşamanın hafifliğini ve dehşetini duymalı, o boşluk hissindeki ölümcül neşeyi tatmalı ve sezginin/kavrayış gücünün belki de hiçbir zaman bir karşılığı olmayacağını anlamalıdır.

Neredeyse kısırdöngüyü andıran bir inkâr iştahı.[2]

Bitkinlikten ve hiç durmadan sürdürülen kendilik ısrarından çıkan homurtu. Soluk bir ses bu. Öznesinin gerçeğinden epey uzak bir uğultu. “Yara”dan ve ötekinin ıstırabından haberi olmayanın saçma memnuniyeti. Tam da orada –o ışıltısız zeminde– bir şeylerin yerinden oynayacağını, kişinin kendi kurduğu şeyi mahvedeceğini sezeriz. Çünkü arzuladığı, hazırlandığı, inandığı mümkünden koparılmıştır özne. Durduramadığı bir akışın içinde paramparça olmuştur.

Cioran, var oluşun bir tesadüften ibaret olduğunu söylerken bunu kasteder. Öykünüzün nasıl gelişeceğini bilemezsiniz. Karşılaşmaların veriminden ya da lanetinden fazla bir seçenek yoktur önünüzde. Hayat böyle derinleşir, böyle kurgulanır yahut noktalanır. İçindeki seçip-ayırma aygıtını tersine çevirdiğinde, yani yeryüzüyle bağını asgari bir sınıra indirdiğinde ise, vecdin ve paranoyanın kollarına düşmüştür çoktan o hayatın öznesi. Manevi derinlik, evrensel komediyle uyumun yitmesidir.

Bir içsel imkân olarak ele almaya gayret ettiğimiz derinlik kavramını insanla ilgili her tür uç-boyutun bir dışavurumu sayma hususunda dikkatli olmamız gerekiyor. Niçin belli çizgileri büyütmeyi seçiyor, o çizgilere –belki de– gereğinden fazla anlam yüklüyor, başka ihtimalleri görmezden geliyoruz? İçgüdü, önsezi, saplantı, kültürel ve toplumsal belirlenim gibi değişkenler mi yapıyor evrenimizi.

Bilgi çağı, bu tür soruların rahatlıkla geçiştirilmesine olanak tanıyan bir yığın araç üretti. İdeolojinin, tekniğin, faydacı tahakkümün aşırılığından ve öznenin kolaycılık eğiliminden mülhem yapılar/oyuncaklar. Uzmanlık, ilerleme, doğrusallık, nesnel belirlenim türündeki bir yığın saçmalık bu organizasyonu besledi. Yaşamdaki yüzey örgütlenişinden başka bir şeyi umursamayan tüm biçimler doğası gereği kirliydi. Olumluyu dışlayan, insanı kendi olanaklılığından koparan, bitkin ve uyuşuk bir uyurgezer’e çeviren etki kaynaklarıydı bunlar.

Yine de en güçlü yanılsamaların bile ömrünü tamamladığı eşiklere savrulur özne. Zihnindeki perde ortadan kalkınca, onu, şehevî bir yalnızlık buhurunun kıyısında çırılçıplak bırakan dönemeçlere. Artık bir gelecek yoktur. Bir ümit seçeneği yoktur. Katlanılmaz olana saplanmanın dışında bir alternatif yoktur. Beklemek. Bir iğrentiyi, nefreti, kapalılığı estetize etmenin ötesine geçememek. İçsel sefaletle, o sefaletin nesnesi olan söylem arasındaki kopukluğa şaşıp kalmak. Oysa dürüstçe “çuvalladım” diyebilmeliydi özne. Bilginin, nezaketin, toplumsal teamüllerin baskıladığı büyük öfkeyi –bir kereliğine de olsa– hiçbir denetime tabi kılmadan dışa vurabilmeliydi. Yapının sunduğu ucuz nimetlerle oyalanmak yerine “gerçek bir vaka” haline gelebilmeliydi.

Neden olabileceği pek çok menfi sonuç yüzünden, kişilerin tercih etmediği/edemediği yıkıcı bir tutum bu. Saplantı, karamsarlık, melankoli türündeki ruh halleri de o sakınımı büyütüyor. Yine de hakikat ve uyanış izlekleriyle meşgul oldukça, saf ve dolaysız bir imgeye yaklaşıyor ve o imgenin zarafetine kapılıyor özne. Yanılsamalar, dolaylı güzergâhlar, oyalayıcı meşguliyetler benliği doyurmuyor bir noktadan sonra. Vaktiyle büyük bir tutkunun bizleri götürdüğü zirvelerden kendi isteğimizle çekiliyoruz. İz bırakmak, alkışlanmak, gündemde kalmak, ödüllendirilmek istemiyoruz. Yalın bir hayatın, ağırbaşlı bir üslubun, saf bir yaratım sürecinin ve şeylerden vazgeçmenin büyüsüne teslim oluyoruz iyiden iyiye.

Kuşkusuz bu yalınlığa ermek için epey bir yol aşındırmalı kişi. Türlü aşırılıkları deneyimlemeli, sevgiyi, bencilliği, kötülüğü tanımalı: “İstediğim kadar anlara yapışayım. Anlar elimden sıvışıyor.” diye yazmıştı Cioran: “Bana hasmane davranmayan, beni tanımazdan gelmeyen ve benimle düşüp kalkmayı reddettiğini bildirmeyen tek bir an yok.”[3]

Yenilginin olanağı, yerini olanağın ölümüne bırakır. Hoşlantı nesnesi, özneyi kendi oluşunun bir basamağı haline getirir. Hayranlık duyduğumuz kişilerin, fikirlerin, yapıtların ve gerçekleşmelerin ağırlığını yükleniriz. Besleyici tarafı kaybolur zamanla tüm bunların. İnsan gerçeğinin yalnızca bir tür alçaklığı, gevezeliği, bayağılığı temsil ettiği bulantı noktasına geliriz.

Friedrich Nietzsche

Bu koşullar altında yeniye, olumluya, umut vaat edene açılabilir mi kişi? Safdil neşenin başıboşluğuna bırakabilir mi kendini?

Nedir, bilinenin dışında bir yolun da çatılacağı anlamına geliyor yara. Zamandan, gerçeklikten sürülmek, güçlü bir yaratıcı itkiyi harekete geçiriyor belki. Biçimlerin peşine düşüyoruz. Bir sesin, titreşimin, coğrafyanın, kelimenin, manzaranın bakışın peşine. Bu deneyimler de yaşam içinde bir başka olma düzeyi inşa etmeden var olamayacağımızı bildiriyor sanki. Böylece insan, aşılması gerekli olan en büyük sorunu, yani kendisini oturtuyor yargı masasına. Savrukluğunu, dengesizliğini, yıkıcılığını, bedbahtlığını dönüştürmek çabasına giriyor.

Cioran varoluşun trajik boyutu hakkında konuşurken “Nietzsche vakası”na da el atmıştı. Filozofun dehasının ve düşüncesindeki büyüklüğün nasıl bir ıssız iklimde filizlendiğini ve o derin imgenin aslında bir tür yaşamsal kopukluğu yansıttığını vurgulamıştı:

“Bir yalnızdı o. Hem cinsleriyle çok fazla birlikte yaşamamıştı; aslında acınacak bir adamdı, ötekiyle doğrudan tecrübesi olmayan tecrit olmuş bir adamdı. Bir cehennemde yaşamanın ne demek olduğunu bilmiyordu.”[4]

Bu analiz, sanatla ve felsefeyle ilişkisi bulunan pek çok kişiyi yakından ilgilendiriyor. Şeyleri, herhangi bir ön dizgeye kapılmadan seyre koyulduğumuzda, onları kendi yönelimlerimizden ve içsel reflekslerimizden ayrı tuttuğumuzda gerçekliğin soğuk esintisi vurur yüzümüze ve o esinti epey sevinçsizdir. Ümitli, yaratıcı, rengarenk düşünsel imgemiz yerini sıradanlığa, eleme, can sıkıntısına, amaçsızlığa, sıkışma hissine ve tarihselin dehşetine bırakır. Doyurucu içsel yatırımlar (biçim egzersizleri, derinleştirmeler, manevi yoğunluklar, hayranlık nesneleri) keskin bir bayağılık tarafından yutulur.

Bu eşikte öznellik imkânsızdır, çünkü bir tasavvur ve duygulanış içinde bulunan kimse, oluşun anlamını, kendisini aynalayan hakikatin kabuğunda (o hakikat tarafından dışlanmak pahasına) aramaktadır.

Aynı şekilde öznelliği tümden yadsıyan bir gerçeklik de imkânsızdır. Zira her gerçeklik, yapı’nın bütünselliğini aşan kişisel vurguları (sapmaları, kırılmaları) kullanarak kendi “tutarlı” mevcudiyetini teminat altına alır. Yani onaylayıcı bir çöküş nesnesine ihtiyaç duyar ve o nesneyi sömürür. Demek ki gerçeklik; çatışkılar, paradokslar, geçişsizlikler üretiyor sürekli. Bu gerilim noktaları üstündeki uğultu, yaratı’nın kaynağı haline geliyor. Sanatçı ya da düşünür için daha güçlü bir itki odağı bulunamazdı.

Kişi, yaşadığını duymak adına, dünyanın nesnelerinin parlak bir verime evrileceği bir içsel yoğunluk zemini yaratmak ve nesneleri bu zeminden geçirmek durumunda kalır. Her şey o yoğunluğun elde edilebilmesiyle ilgilidir. Biçimler o uzamda yükselir. Hiçliğe, bedbinliğe ve anlamsızlığa karşı tek hakiki silahtır duyum. Hayat komedisinin devamlılığını sağlamak, saçmalığa katlanmak için başka bir seçecek yoktur.

Ama bir şekilde, yanılsamasız yaşamanın da mümkün olduğunu öğreniriz. Bizleri kendimizden geçiren tutamaklar ortadan kalktığında bile sürüp gidebildiğimizi. Belki eksik, belki yaralı, belki verimsiz, duruk ve ürkmüş bir biçimde… Belki sevinçsiz şarkıların, gecenin ve iştahsızlığın gölgesinde… Talepkâr olmaktan vazgeçmek, oluşa dönük ilgisizliğin hafifliğini duymak, bir şüpheci, bir misafir, bir tanık ve münzevi haline gelmek…

***

İlk günahtan beri benzer hikâyelerin anlatıldığı, insanın aynı saikler üstünden hareket ettiği düşünülürse, öznellik ve yenileşme kavramları yalnızca üslup dediğimiz zeminde bir anlama kavuşur. Yeni olan şey biçimdir; sözcüğü, nesneyi, vakayı ele alma tarzımızdır. Bunların oturduğu zemindir. Bir bütünlük ya da parçalanma etkisi yaratan bağlamdır. Ve o bağlamın kıvrıldığı yatak, yükselttiği imge, olanaktır.

Şeyleri aşmak için, onları öğrenmek gerekir. İnkâr ve saldırı için yeryüzünün tabiatı bilinmelidir. Bu gezintinin, bu arkeolojinin, bu zihinsel birikmenin, rastlaşmanın, kişileri birtakım özel çizgilere yaklaştırdığını anlarız. İnsanın eğilimlerinin yalnızca tarihsel ve kültürel çözümlemelerle açıklanamayacağını da. “Yanılsama” deme kolaylığına düştüğümüz bazı gerçekleşmeler, duygulanışlar uyanık aklın (rasyonel bilincin) asla erişemeyeceği verimler ortaya koyar. Tutkuyla ve baş dönmesiyle yaşamak… İfratı ve sarhoşluğu her şeyin üstüne koymak… Ödenen ağır bedeller… En çok da yoğunlukların kesintiye uğraması ve o yoğunlukların peşinden gelen tuhaflıkla algımızın yerle bir oluşu…

Cioran’da, bilgi tarafından kirletilmek ve hayatın geri kalanını bu sakatlıkla sürdürmek biçiminde karşılık bulan bilgelik olgusu, çağımızda bir tür parçalanmayı ve tutarsızlığı da imler hale geldi. Teori ve gündelik faaliyet arasındaki bu kopukluğu ve gerilimi her gün, her toplumsal pratikte, her türlü söylem önünde deneyimliyoruz. Faydacılık, mistisizmin ve tahayyül yeteneğimizin verimli taraflarını yok edip bunları hedonist bir tüketim ekonomisinin parçasına dönüştürüyor. “Şeylerin mümkünlüğü”nün, “mümkün”ün ölümüne döndüğü bir evre…

Öyleyse içsel imgeyi korumak gerekiyor. Bloklar oluşturmak; kaçış noktaları, ihlal ve ret güzergâhları açmak. Arzuya ve erince dönük bakışımlar, nefes-sözcükler, oyuntular, büklümler… Söylemin zorbalığı altında ezilme ihtimali bulunan özsel parıltının savunulması gerekiyor. Uygunsuzluklar içindeki parıltının muhafaza edilmesi ya da.

Demek ki, kendini silmeye teşebbüs ederken en yüksek vecdin yakınlığını da duyuyor kişi. İstese de istemese de dipsiz bir yarığın çekimine kapılıyor. Kimileri bilerek yuvarlanıyor o uçuruma, kimileri içsel bir parçalanma yüzünden, kimi hayat öyle buyurduğundan. Ama fiiliyatın anlamını çözümlemek işinden uzaklaşılan süreçler de söz konusu zamanda. Özellikle yaranın, endişenin, fiziki acının yoğunluğuyla bütün tasavvurların silinip gittiği eşikler.

Bununla ilgili ne çok tanım var önümüzde. Ne çok tasvir, kalıt, çözümleme. Ama hepsinde ortak olan nokta, bir dönemin alık neşesinin geçirdiği/geçireceği keskin dönüşüm. Ve yaşamakla ilgili en can alıcı problemin önümüze gelişi: onca yıkımdan, tanıklıktan, dibe batıştan, meşguliyetlerin gereksizliğini açığa vuran onca yapıp etmeden, gezintiden, oyalanıştan sonra nasıl hayatta kalınacak?

Bir kez daha Cioran’a dönelim ve yazarın Balkan halklarıyla ilgili analizini anımsayalım. Bu halkların hiçbir zaman tarihin öznesi olmadığını, kurucu bir güce erişemediğini, karar erkini elinde bulundurmadığını; belki bu yüzden yaşama dair tüm yanılsamalardan kurtulabildiğini, varoluşa katlanmak dışında bir seçenek bulunmadığı fikrine ulaştığını ve tevekküle sığındığını dile getirmişti düşünür. Ümitsizliği ve yenilgiyi deneyimlediğinden, modern öznenin bütün komplekslerinden, hesaplarından, takıntılı aşırılıklarından sıyrılabilmiş bir halk… Yaşama fırlatılmanın ne anlama geldiğini çok iyi bilen, iyimserliğini ve neşesini mağlubiyetin esenliğinden alan bir halk. Ebedi öteki…

Cioran’ın bakışı bu yararlı eksikliğe dönüktür, çünkü kimi şeylere sahip olmanın (toplumsal konum, mülkiyet, unvan, para) kişi benliğinde açtığı yaraların farkındadır düşünür. Balkan halklarındaki hüzünlü umursamazlığı, bir tür kökensel arınmışlıkla ilişkilendirir ve yazdığı her cümleye, onların tavrını olumlayan, karşıtlarınınkini ise lanetleyen bir ton kazandırır.

Sonuçta bir öznellik itirazıdır söz konusu olan. Öznelliğin sakatlığını ortaya çıkarmak isteyen bir şedit’in fikrî programıdır. Öyleyse o yerdeki karamsarlığı, uçurum ısrarını, devasızlıktaki o geviş getirmeyi, ürküyü, can sıkıntısını yaşamdaki kirli bütünlüğe karşı, en azından, bir tür rest çekme olarak okumak mümkün. Genel bir hayat tasarısı olarak değil, koruyucu bir içgüdüyü alevlendiren bir veçhe olarak işleyen düşünce: “Ölümün bizim için artık ilginç yanı kalmayıp, ondan hiçbir şey elde edilemeyeceğini düşündüğümüzde, doğuma geri çekilir, başka türlü bir dipsiz uçuruma meydan okuyarak haykırmaya başlarız.”[5]

Taner Gülen


[1] E.M. Cioran, Ezeli Mağlup, Çev: Haldun Bayrı, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s.166.

[2] A.g.e., s. 166.

[3] E.M. Cioran, Zamana Düşüş, Çev: Haldun Bayrı, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s.135.

[4] A.g.e., s.183.

[5] E.M. Cioran, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, Çev: Kenan Sarıalioğlu, Metis Yayınları, İstanbul, 2017.

Exit mobile version