Site icon Parşömen

Neden kışın herkes dürüsttür? | Serpil Canalan

Murat Çelik şiire özgü görme biçimi ve şiirsel ironinin cevheriyle yaşamın, benliğin dehlizlerinde soluk alıp veren, an ve izleri incelikli metaforik anlatıma taşıyan yazınsal üslubunu “Kışın Herkes Dürüsttür” adlı öykü kitabında da sürdürüyor. Bu kitabın en dikkat çeken yönü öykülerdeki kurmaca yapının, yaratılan atmosferin, söylemin, mekânın sınırlarının ve betimlenmesinin daha belirgin olması. Çelik’in daha önceki öykülerini de düşünerek, öykücülüğünü görsel bir örnek aracılığıyla şöyle açıklayabileceğimi sanıyorum: Öyküler, kalın bir perdenin arkasında beliren gölge, ses, kontur, kontrast, nefes, ritim, durgu ve imgesel hareketliliğinin eklemleşerek düşüncede tamamlanacak bir varlık olarak yarı somut ya da yarı nesnel şekilde görünürdür. Sözü edilen görüntü belirtiler, imgeler, eksiklikler ve çoğunlukla boşluk hissiyle bütünselliğe varan ve kavrayışla gelişecek olan bir tasarıdır. Tasarımı sürmekte ve sürecek olan yarım kalmış bir hissin ve düşün oluşa devinen süreci…

Murat Çelik

Kışın Herkes Dürüsttür’de olay ve durumlar her zaman kronolojik olmasa da olay örgüsü çoğunlukla seçilebilir nitelikte. Şiirsel anlatımın okura boşluklar bırakan örtük ihtivasını bu kez bir katman kadar aralayan yazar, üslubundan, yazınsal sesinden ödün vermeyen ancak kurgusal bağlamda öykü türünün geleneksel yapısında bulunan olay, olay dizgesi ve çatışma ilişkisi şartına daha uyumlanmış (önceki kitaba kıyasla) bir anlatımla karşımıza çıkıyor.

Çelik’in yazarlığında başat ve özgün unsurlardan biri metne zenginlik sağlayan çağrışımlar, okuru uzun soluklu dallanıp budaklanacak özellikle içsel meselelere savuran temaslar, içerisi ve dışarısı arasında bilinç fırtınaları yaşatan, melodisi ve ritmi hiç kesilmeyen anlatım biçimidir. Yazınsal, dizgesel ve anlamsal harmoniyle sese dönüşen bu biçim salt olarak şiirsel olandan değil, öykünün, mekânın ve öykü kişilerinin öznel ve özgül tabiatlarından doğan imgelerle, alegori ve dramatik ironiyle oluşur. Biçim ve özün birlikte bir ritim oluşturması ve bu ritmin süreğen kılınması okuma deneyiminin düşünsel fazına ilave olarak bellekte de estetik bir tını, bir melodi olarak iz bırakıyor. Çelik’in daha önceki öykülerinde olduğu gibi bu kitapta da baştan sona ısrarlı, söz dizgesinden ve anlamın özünden doğarak bağımsızlaşan, bütünün güçlü bir unsuru olan ve nihayetinde metnin iklimine bir esinti gibi eşlik eden belirgin bir ritim, dahası bir müziğin duyumsanıyor olmasıdır.

Şiiri anlama ve kurguya, kurguyu da şiirin tasarısına katan yazarın Kışın Herkes Dürüsttür adlı eseri hem ses, ritim ve ahenk hem de öz derinlik olarak Eve Dönmeyen Hayvan kitabının devamı gibidir. Eve Dönmeyen Hayvan’da kurulan eksiklik, beklemenin eylemselliğe direnen gücü, durma hali ile pratize olan can sıkıntısı, boşluk, içe bakış ve dilsizlik, Kışın Herkes Dürüsttür’de dallanıp budaklanırken başka yollarda, yeni duraklarda yeni durgularla, yeni sebeplerle perçinlenir. Farklı mekanlarda (özellikle kapalı mekanlarda) farklı öznelerde soluk alıp veren tekinsizlik, tükenmişlik, bir kaçış olarak arayış, kendi sınırlarına çarpan benliklere dair derin ruhsal çözümlemeler metnin tematik motivasyonlarıdır.

Kışın Herkes Dürüsttür günlük yaşamın, özellikle de taşra yaşantısı ve taşra insanının kuytularına sızıp sabırla bekleyen, aksayan hevesi ve insan olmanın trajedisini, çaresizliğini didiklemeye adayan bir metin. Taşra ve kent, kadın ve erkek, iç ve dış, beden ve ruh, ölüm ve yaşam, geçmiş ve geç(e)meyen, unutmak ve hatırlamak gibi ikilikler ve ısrarları üzerinden içe dönen, içe konuşan özneler ve anlar… Kışın Herkes Dürüsttür’de natamamlık bir haldir. İçe teslim olmuş bakış, bir iç sökümle dışa vururken benlik katmanlarına değin şeffaflaşır. Dış dünyayla ve çevresiyle ilişkide görünen öykü anlatıcısı ya da kişileri hiç durmadan içini terennüm eder.

Kışın Herkes Dürüsttür’de yer alan birkaç öykü bir yanıyla da taşrada ve kentte eril hegemonyanın şekillendirdiği kadınlık, erkeklik temsillerine ve ergenlik deneyimlerine belirgin bir şekilde dikkat çekiyor.

Erotik imgelerle örülen “Şarkısını, Herkesi Uyutan Bir Koro” adlı öykü, kitabın dikkat çeken öykülerinden. Bu öyküde kadın ve erkek arasındaki sınırların arzu ve bedensel olarak çözülüşlerine, erkeklik zehrinin babadan oğula nasıl aktarıldığına ilişkin bazı imalara rastlanır. Cinsellikle ifşa olan bedenler, geleneksel ve ahlaki baskıyı ihlal eden arzuların güçlü ve insani yanlarını, öğrenilmiş kadınlıkları, zehirli erkeklikleri ve taşranın ahlak anlayışını metaforik bir anlatımla eleştiriye açar. Taşrada bir evde kış günü yanmakta olan sobanın sıcaklığıyla bedenleri, etleri, zihinleri ve dilleri gevşeyen, bellek kapıları açılan kadınların safdilliği, zaman zaman dedikodularından örneklenen vakalar, utançlar eşliğinde hegemonik erkeklik biçimleri, erk ve politik hegemonya ilişkisine dair mikro çözümlemeler, toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl kurgulandığına ilişkin gerçekler ortaya saçılır. Alışıldık olan dilsizlik bu öyküde gevezeliğe varan bir konuşma haline dönüşür. Farklı yaşlardan birkaç kadın komşu Selma’nın evinde toplanmıştır ve evde Selma’nın on beş yaşındaki oğlu Serhat’tan başka erkek yoktur. Serhat, kadınlar üzerinde baskı yaratacak, rahat rahat yayılıp içtenlikle konuşmalarına engel olacak kadar “erkek” değildir henüz. Dışarıda erkekler erkeklikleri ile dünyaya sahip çıkıp iktidar kurarken kadınlar içerde, evlerinde ya da evden kafeslerinde dışardaki hayata, acımasızlığa, iktidar oyunlarına, yarışa, yozlaşan düzene kısacası her şeyleriyle izole edildikleri yaşama dair hikayeler anlatarak, dinleyerek devinir ve uzamlarını genişletirler:

“Sobaya iki değil üç odun atıyor Selma. En alttaki heybetli meşeyi beslemek gerek. Sobanın üzerindeki güğüm de bir türlü kaynamadı. Bazı kirliler kaynar suda bir gece bekliyor, çamaşır makinesine ancak bu beklemenin ardından girebiliyor, bir de oğlan yıkanacak, okuluna gidecek.” (s. 20)

Ataerkil hegemonyanın kurulumuna, işleyişine, kadını konumlandırışına ve hayatın akışını yönlendirme etkisine dair izlere rastlanan bu öyküde kadın; erk iktidarının, erkekliğin ve erkeklik macerasının tanığı, anlatıcısı ve paklayanıdır. Erkekliğin dışarda kirlettiğini içerde temizleyen, onarandır. Ataerkil iktidarın yaşamsal hizmetçisidir. Aynı odanın içinde mecburen yakınlaşan kadınların nefesleri, kokuları, sırları, özlemleri, dertleri, korkuları, bastırılmış arzuları ve merakları birbirine karışırken hararetle yanan sobanın sıcağıyla sarhoşluğa benzer bir gamsızlık, rahatlık bilinçlerini ele geçirir. Sıcağın rehavetinden alınan cesaret ve mayışmayla kadınlar içlerini kışa özgü bir dürüstlükle dökerler. (Belki de “Kışın herkes dürüsttür” söyleminden bunu anlamalıyız.) Uyur uyanık halleri, mırıldanmaları, sayıklamaları, monologları ve diyaloglarıyla uyum içinde bir koro vardır odanın içinde: Kadınlar korosu. Öyküdeki kadınların birlikteliği Antik Yunan tragedyalarındaki Koro’yu hatırlatır. Kadınlar Korosu meseleye sağduyu, mantık ve tarafsızlıkla yaklaşan, acı da olsa gerçeği ve gördüğünü dramatik biçimde dile getiren, son kertede iyiliği, güzeli ve aşırılıktan arınmış olan dileği öngören, kutsal bir analiz mercidir. Bir müddet sonra sobanın sıcağıyla ve konuşabilmenin, özgürce ifade edebilmenin terapatik etkisiyle iyiden iyiye çözülen kadınların bu içkin mırıldanmaları, sansürsüz dile gelişleri adeta bir şarkıya döner. Bedeninde gezinen arzuya gem vurmak yerine onu yaşamaya yeltenen Yasemin’in bu cesur seçimi ve eylemini yüreklendiren de Kadınlar Korosu ve şarkılarıdır:

“Kapıyı tıklatıp ‘İstersen ben ovayım sırtını Serhat? Annen uyuyor,’ dedi.

Lif ve et arasındaki husumet kesilince tekrar çoğaldı sessizlik.

Bu kısacık an baldırlarına batıp batıp çıktı Yasemin’in.

‘Olur,’ dedi Serhat.

Yasemin kapıyı aralayıp yavaşça içeri girdi.” (s. 25)

Öyküdeki uyku atmosferi öykü kişilerine kesik kesik rüyalar gördürür gibidir. Bu rüyalardan birinin kahramanı Yasemin’dir. Yasemin, cinsel bir arzuyla banyoda yıkanmakta olan Serhat’a yönelecek kadar kendine karşı dürüst olma cesaretini, o an için evde olmayan hegemonik erkekliğin (Fahrettin’in) yokluğuna borçludur.

Öyküdeki uyku, sayıklama, düşsel atmosfer, gerçeklerden sıyrılmış kapalılık ve kendinden geçme hali Selma’nın kocası Fahrettin’in eve gelişiyle bozulur. Düşsel olan cesaret, dürüstlük, dışavurum, oyunsuluk ve özgürlük yerini dış gerçekliğin, düzenin, iktidarın ve korkunun temsili olan Fahrettin’in hegemonik erkekliğine bırakır. Kadınlar Fahrettin’in gelişiyle rüyadan uyanır ve apart topar evden ayrılırlar.

“Şerefiyetrio”öyküsünde bir iç öykü olarak yer alan“Zaman ki Akıştan Daha Az Nalan”daerkek ergenliği konu edilir.Liseli genç erkeklerin cinselliği tanımaya, cinsellikle uyum sağlayamaya çalışması ya da sağlayamama kaygısı, kendi cinselliği üzerinden karşı cinsi tanımlama, bedendeki değişimi, isteği keşfetme serüvenleri anlatılır. Cinselliği porno dergi ya da videolardan öğrenen, kadın bedenini metalaştıran, cinselliği ruhsallıktan uzaklaştıran, erkeklik jargonu ile konuşan ergenlerin birbirleriyle ve kendileriyle rekabeti, bir şeylerin yanlış örülmekte olduğuna işaret eder. Liseli genç erkekler, bir evde toplanır ve pornografik videolar seyrederler. Mahrem olması gereken cinselliği sıradan bir şeye dönüştürüp paylaşmakta beis görmezler. Cinsellik yoluyla birbirlerine ne kadar “erkek” olduklarını kanıtlama çabasındadırlar. Onlar için cinsellik, erkeklik yolundaki biyolojik ve toplumsal kanıtlardan biridir. Cinselliği, ilkel ve tamamen güdüsel olumsuz bir yere indirgeyen bu deneyime, kardeşi ve arkadaşlarının cinselliği öğrenme dersine tesadüfen şahit olan genç kız, mutfakta kazayla tutuşan perdeyi fark eder ancak aldırmaz ve evin yanmasına izin verir. Umursamaz tavrıyla dolaylı olarak evi yakmış olur. Ev yakma eylemini, kadının varlığını gösteren, erkekliğe karşı bir tepki, bir mücadele ve itiraz işareti olarak okumak mümkün. Ev yakma göstergesiyle “Habu” adlı bir başka öyküde de karşılaşıyoruz. Bu öyküde ise eski sevgilinin anlatımıyla, kocasından şiddet gören kadın çareyi evi yakmakta bulur. Şöyle der haberi gazetede gören anlatıcı kişi:

“Evi yakmışsın. Gazetede gördüm. Kocan iki şamarcık vurmuş. Büyük büyük yazmışlar. Pire için yorgan yakmışlar. Yakmışsın. (…) Korkma sönmez ocağın. Her ev bir kere yanar. (…)

Evi yakmışsın.

Yangın yanmaya devam etmiş.” (s. 14)

Ev yakma eylemi, erkeklik düzenine ve geleneksel kutsal aile fikrine bir karşı koyuştur. Kalıplaşmış, şiddet ve arazlarla dolu geleneği ve erkekliğe sırtını dayayan, kadını yok sayan düşünce sistemini yakıp, yerine yeni bir dünya kurmanın ihtiyacıdır. Evi yakarak kara talihinin gidişatına kesin ve kökten bir engel koyan kadın, bir kurtarıcı hele hele erkek bir kurtarıcı beklemek yerine kendi hayatının kurtarıcısı olur. Yangın metaforu her iki hikayede de dünya yarasının ve çürümüş düzenin onarılmakla, iyileştirilmeye çabalamakla iflah olmayacağını, yok edilmesi gerektiğini ima eder. Küllerinden yeniden doğacak olan yeni dünyanın kurucusu, eski düzeni (evi) yakarak kendi hayatının kurtarıcısı olabilen direngen kadınlardan başkası değildir.

Eve Dönmeyen Hayvan’da yer alan “O Koku” öyküsünde berber çırağı Kemalettin’in annesi ile arasındaki ödipal krizle örülen hikayesi, Kışın Herkes Dürüsttür’deki “Aynı Koku” öyküsünde devam eder. Askerden dönen ve hayırsever bir akrabanın sunduğu imkanlarla yeni bir hayata başlayacak olan Kemo’nun annesine olan sevgisi, özlemi, hastalıklı tutkusu ve belki de çocukluğunda kitlenen nostaljik takıntısı bu yeni yaşamındaki tek eksiktir. Bu eksiklik aynı zamanda onun için bir engeldir. Bir hayalet gibi silik olan Kemo, çevresindekilerin onunla ilgili planladığı gelecek kurgularına teslim olmuştur. Bildiği, hissettiği ve kendine ait olan tek gerçek annesidir. Varlığını tamamlayan şey bir eksikliktir: Bir ölünün ölmeyeni, dirimi olan o koku, hep aynı kokudur. Benliğini ve hayatını ele geçiren aynı koku ya da o koku, Kemo’nun annesi ile arasındaki kopmamış belki de kopmayacak olan plesantanın duyusal ve melankolik takıntılı imgesidir.

Epik bir estetik ve şiirle biçimlenmiş Zamanaşırı adlıöyküde talih, tarihi acımasızlık, yasak aşk, yabancılığın kasveti ve bir kadın cinayetinin anlatıldığı (aydınlatıldığı) fragmanlar halinde yansıtılan hikâye kesitleri, kırılmış bir aynanın parçaları gibidir. Her bir fragmanın ortak yönü, yazarın bir metafor olarak işaret ettiği gibi zamanaşırı olmasıdır. Geçmişin itibarsız bulanıklığında, tarihselliğin somut gücüne, etkisine ve gerçeğine katılamamış; yerini, mekanını, hikayesini arayarak yaşayan ancak eril iktidar tarafından yaşanmamış sayılanı özneleştirerek zamana katan bu ayna parçacıkları; tarih, geçmiş ve zamansızlık döngüsünde dolanan, dolayısıyla zamanı hem gelecek hem de geçmiş niteliği üzerinden aşan evrensel bir zaman yaratma gayretini yansıtır. Tarihselliğin zamanı ile şimdi arasında bir bakışım, başka türlü bir mesele ve geç kalınmış bir mahkeme kurarak bu mahkemede bütün zamanları, bütün sebepleri en önemlisi de kadın üzerinde egemen olan ataerkiyi yargılar. Zaman aşırı olanın unutulmaya ve yok olmaya kaderli, küskün özü ise bu gayretin ve sonucun en kırılgan tarafıdır. Zamanaşırı, unutulmuşun tutsak edildiği uzaklığın zamanından yazılmış ve içinde yirmi beş yaşında genç bir kadının ölmeden önce çekilen ilk ve son fotoğrafının olduğu bir yüzleş(tir)me, hesaplaşma mektubu gibidir. Kitaba isim olan Kışın Herkes Dürüsttür cümlesine, bu öyküde yer alan bir diyalogun (bir yanıyla monoloğun) içinde rastlıyoruz:

“- Neden güzel şeyler başımıza gelirken bu kadar tereddüt ediyoruz?

– Peki söyle, unutmak hatırlamamak mı?

– Hatırlamamak afettir.

– Bir yaz gecesi rüyası gibi?

– Hayır. Kışın herkes dürüsttür.” (s. 103)

Kitapta kendine ayrı bir merak ve düşünce impulsu yaratan Kışın Herkes Dürüsttür cümlesi, bir önermeyi taşıyan kendinden emin yanıyla türlü çağrışımlar uyandırıyor. Peki bu çağrışımların ulaştığı anlamlar neler olabilir? Sanırım bu sorunun cevabını yukardaki alıntıdan çok metnin bütünlüklü yapısında, tematik evreninde aramak daha doğru olacaktır. Sırası gelmiş, kendi içine sığmayan, gerçekleşmenin sınırında bekleyen doğruların kaçınılmaz organik itirafı mıdır kast edilen, yoksa bu olağan tezahürü, itirafı yetersiz, işe yaramaz ve değersiz bulan ötekinin küçümseyici bakışı, tavrı mıdır? Eğer öyleyse, dürüstlüğü dürüstlük yapan şey nedir? Dürüstlük hangi koşullarda, hangi sınırda ya da sınırsızlıkta dürüstlük sayılır? Bireysel, psişik dürüstlük, toplumsal dürüstlük, politik dürüstlük, belleğin dürüstlüğü, tarihsel dürüstlük… Bütün bu dürüstlük kavramlarını yeniden düşündüren ve metnin bütününde bir yerlerde kendini var eden, ironik olduğunu düşündüren bu sorgulayıcı söylem; salgın, savaş, açlık gibi dış koşullar nedeniyle evlerde, odalarda, duvarlar arasında yakınlaşmanın ya da fiziksel olarak aynı mekanda bir arada olmak zorunda kalmanın getirdiği “gizlenmeyi başaramama” güçsüzlüğünün ya da gizleniyor olmanın sınırlı halinin getirdiği itirafın, gerçekten içkinlik düzeyinde bir dürüstlük olup olmadığını soruyor olabilir mi? Ya da açık sözlülük, dürüstlük müdür? Kendimiz, çevremiz, dünya, geçmiş, doğa ile ilişkilerimiz, ölüm, yaşam gibi birçok konuyla ilgili çok şey düşündüğümüz, çok şey yıktığımız ve çok şey öğrendiğimiz, ruhsal ve fiziksel travmatik izler bırakan ancak görme biçimimizi yakınlık ve uzaklık olarak “mesafe” odağında sınayan, başkalaştıran pandemi sürecini hatırlayarak soralım: Neden kışın herkes dürüsttür?

Serpil Canalan

Alıntılar:

Murat Çelik, Kışın Herkes Dürüsttür, Everest Yayınları, Mayıs 2022.

Exit mobile version