Site icon Parşömen

Gök ve Kök | Hatice Günday Şahman

Hatice Günday Şahman

Deniz kenarında, kumdan bir kalenin tepesinde, kocaman bir şeytan minaresinin içerisindeyim. Denizle göğün mavisi birleşmiş. Hangisi nerede bitiyor belirsiz. Meltem esintisiyle sallanıyorum kabuğumun içinde. Derken derinlerden bir uğultu yükseliyor, altımdaki kale çöküyor. Yerin altından çıkan magmalar katılaşıp dikensi taşlara dönüyor. Sıkışıp kalıyorum taşların arasında. Taşları yalayıp geçen dalgalarla sürükleniyorum. Ay ışığında fark ediyorum denizde değil ırmakta olduğumu. Belimdeki ip sıktıkça sıkıyor bedenimi. Yakınlaştıkça uzaklaşıyor, uzaklaştıkça yakınlaşıyorum kıyıdan. Kıyıda uyarı levhası. Dikkat. Dip akıntısı. Bu bir rüya diyorum rüyamdaki kendime. Bizim buralarda dip akıntısı olmaz. Rahatlıyor derin nefesler alıyorum. Belimdeki ip çözülüyor. Gece güne dönüyor. Irmak denize. Kumlara yapışık kabuğumun içinden imrenerek seyrediyorum dalgaların tepesindeki kendimi. İmrenerek seyrediyorum dalgaların tepesinden kabuğun içinde tembel tembel gülümseyen kendimi. Gidiyorum geliyorum. Dalgaların çığlığı, kumsalın fısıltısıyla…

Son gecemdi bu odada, bu yatakta. Daha huzurlu rüyalara dalmak isterdim. Oysa bütün geceyi birbirini bastıran dalgaların sesiyle yarı uyur yarı uyanık geçirmiştim. Kopuk kopuk düşlerle. Sabahın ilk ışıkları perdenin aralığından süzülürken isteksizce kalktım. Pencereyi açtım. Bütün gece düşüncelerime gelgitleriyle yoldaşlık eden deniz dinginleşmişti. Erkenci ışıklarla minik dalgaların oynaşmasını kamerayla kaydettim. Gideceğim büyük ülkenin okyanuslara kıyısı olsa da, mavisi benim olmayacaktı. Her denizin mavisi de dalgası da farklıydı, öğrenmiştim artık. Esen rüzgârla birlikte portakal çiçeklerinin kokusu doldurdu odayı. Denizi kıskanmış olmalıydı. Çevir başını, ben de buradayım, senin için açtım taç yapraklarımı, diyordu. Kamerayı o tarafa döndürdüm.

Yerde iki büyük valiz ağzı açık bekliyordu. Hadi artık ne koyacaksan koy dercesine. Yıllar önce izlediğim bir tiyatro oyunu canlanıyor valizin kapağında. Bir Valize Ne Sığar Ki? Peki ben, ben ne sığdıracaktım valizlerime? Annemin özenle ütüleyip katladığı giysilerimi, yılların verdiği alışkanlıkla hızla yerleştirdim. Götüreceğim bilimsel kitapları, notlarımı seçmem de çok kolay oldu. Notları seçerken Cihan abiyi hatırladım. Beline bağlı iple ırmağın soğuk kara sularında attığı kulaçların hayali canlandı zihnimde. Her kulaçla tehlikeden biraz daha uzaklaşması. Her kulaçla biraz daha uzaklaşması sevdiklerinden. Fakülte odasındaki mantar panoya asılı notları hatırladım. “Kurban olurum bunu yazan ellerine Cihanım,” diyen annesini. Babasının suskunluğunu. Annesi o kâğıtlara bakarak dayanıyor olmalıydı. Belirsiz bir gelecekte oğlunun geri döneceği umuduyla. Babama anlattığımda “Maalesef o kadar çok yaşanıyor ki bu olaylar, demişti. “Kendi kapısı yüzlerine kapatılanlar, düşünceleri parmaklık olanlar yaşamını doğduğu toprakların çok uzağına sürüklemek zorunda kalıyor. Ufak teknelerde, kamyonların gizli bölmelerinde. Kucağında bebeğiyle tel örgülerden atlayarak, mayına basmayı göze alarak…”

Dedalus’a benzetirdim babamı. Labirentten çıkması için oğluna balmumu ve tüylerden kanat yapan usta zanaatkâr Dedalus’a. Düşünmem için cümle aralarında boşluklar vererek sıralardı örnekleri, önerilerini. “Akla, bilime değer verilen bir yerde yaşamalısın, heba etme emeklerini,” derdi babam. Kanatlarıma kendi renkli hayallerini resmetmiş annem de sessizce desteklerdi babamı. İkisi de tüm ustalıklarını, tüm olanaklarını kanatlarımın güçlü olması için kullanmışlardı. Kasabadan lise için şehre, üniversite için büyükşehre, yüksek lisans için yakın bir Avrupa ülkesine gönderilmiştim. Güvenli semalarda yakın mesafe uçuşlar. Yaz tatillerinde matematik kampları, dil okulları… Kanatlarım her uçuşta biraz daha güçlenmiş, biraz daha genişlemişti. Her gidişte, her dönüşte konduğum dal bana, ben o dala yabancılaşmış olsam da.

Diplomaları, başarı belgelerini, transkriptleri özel bir dosyaya koymuştu babam. Labirentten çıkış ipleri. Yirmi yıllık emek, uykusuz geceler, uzun upuzun yollar, bir dosyaya sığmıştı işte. Dosyanın arasından bir şey düştü. Valizin hemen yanına. Anneannemden kalan nazar boncuğu. Annem koymuş olmalıydı, babamdan gizli. Anneannemin “Az taşımadı bu kollar seni, son yerime sen yatır,” vasiyetini yerine getirememiş olmanın ezikliğiyle bir süre avcumda çevirdiğim boncuğu gömleğimin cebime koyarken, yine Cihan abi geldi aklıma. Hasta babası.

Kapının önünde kesilen temkinli terlik tıkırtıları. Annem. Duygularını benim yaldızlı geleceğimin altına gömen annem. Umudun ışıltısını ayrılık acısına perde yapan annem. Kapı yokmuşçasına görüyorum sildikçe daha çok akan gözyaşlarını. Doğum gününde leylak veremeyecek, çakırkeyif olduğu zamanlarda söylediği “Çile bülbülüm…” şarkısını dinleyemeyecektim. Çatal bıçakla tempo tutarken babamla yarışırcasına bağırırdık “Allah…” kısmında. Babamın kısık kalın sesi, “Sakın,” diyor “yapma böyle, oğlan görmesin. Sakın!” Telaşla uzaklaşan terlik sesleri. Kapının ardında bu kez babam. Neler söyleyeceğini tasarlıyor olmalı, ihtiyacım olmadığını bilse de vereceği öğütleri. Satranç oynar gibi uzun uzun düşünerek oynadığımız tavla partilerimizi anımsadım. Tavlayı koltuğunun altına veremeyecek, “Eşşoğlu eşşekteki şansa bak!” sövgüsünü duyamayacaktım. Sürüklenen adımlar. Bugün geleceğin, duygular mantığın tutsaklığında yinelenen cümle “Her şey çok güzel olacak!”

Aklımla yüreğimin bitmeyen kavgasına rağmen, İkarus’un kanatlarının aksine çelik kanatlarım vardı artık. Hazırdım uzun mesafeli uçuşlara. Konacağım yer belliydi. “Ancak uzun bir çizgiyle yeni dünyalar bulunur,” diyen Deleuze’un izinde masamdaki küçük yerkürede tekrar çizdim rotamı. Hem çalışıp hem akademik kariyer yapabileceğim uzak ve soğuk ülkede olacaktım yarın. Kendimi bembeyaz tam donanımlı laboratuvarda, mikroskop başında düşününce heyecanlandım. Doktora tezim için sağlanacak olanakları, çalışacağım projeyi, devasa kütüphaneyi düşününce mengeneye sıkışmış yüreğim gevşedi. Büyülü steril kokuyu hissettim. Yalnızlığım, yabancılığım kaybolacaktı o laboratuvarda. Belki ben de cam gözlü, donuk, beyaz insanlardan biri olacaktım. Biliyorum alışacaktım, zaten yıllardır hep evimden uzakta olmamış mıydım? Biliyordum bilmesine de, akşamları cetvelle çizilmiş, çamursuz ve anısız sokaklardan geçip zilini çalamayacağım, sıcak yemek kokmayacak evime dönünce, her şeyin griye dönüşeceğini de biliyordum. Laboratuvardan çıkıp iç labirentime girecektim. “Labirent laboratuvar, labirent laboratuvar…” diye mırıldanarak odada volta atmaya başladım. İkisinin de lab ile başladığını o zaman fark ettim. Zihnimde iki lab arasında gidip gelirken, duyguların etkisiyle düşüncelerim, düşüncelerin etkisiyle duygularım değişiyordu.

Zihnimdeki hüzünlü Do ile başlayıp neşeli Do ile biten aryalar eşliğinde, çalışma sandalyeme oturup kendi çevremde dönerken pencereden gözüken mavilikle, masadaki yerküre arasında gidip geliyordum. “Gerçekten gitmek istiyor muydum?” Annem çekinerek sormuştu dün akşam. “Sanki ne bileyim…” Babamın çatılan kaşları. Aynı soru günlerdir benim zihnimde de dönüp duruyor, cevap her dönüşte değişiyordu. Koşullar aynı olmasa da mezun olduğum üniversitede kalabilirdim ya da bir firmanın sözüm ona Ar-Ge bölümünde çalışabilirdim. Ama bunca emek, parlak geleceğe adanmış emek, babamın sürekli söylediği gibi heba edilemezdi. Hoş, gideceğim topraklarda kök salacak, o soğuk iklimlerde sürgün verecek miydim? Belli değildi. Sahi nasıl bir sürgündüm ben? Boy vermesi heyecanla beklenen yeşil sürgün mü? Zorla gönderilen mi?

İçerden şangırt diye bir gürültü koptu. Babamın telaşlı sesi. “İyi misin, dikkat et basma üstüne… Sen dur ben toplarım.” Elektrik süpürgesinin gürültüsünde yitip giden sözler. “Nazar çıktı,” diye düşünmüştür annem. Anneannemden kalma batıl inançlarıyla babamı da beni de güldürürdü. “Uçağın arkasından nasıl su dökeceksin?” diyen babama bardağındaki suyu serpişini hatırladım. “İşte böyle, karışma sen nasıl dökersem dökerim!”

Annemin masanın üzerine bıraktığı eşyaları hızlı hızlı yerleştirdim. İki paket Türk kahvesi, küçük bakır cezve, mavi fincan. Bir de portakal çiçeği kolonyası. Annem falıma, ekrana hapsolmuş görüntüler üzerinden bakacaktı artık. Benim onların yüzlerindeki kırışıklıkların çoğalıp çoğalmadığına, saçlarının beyazlayıp beyazlamadığına, ekranlardan görmeye çalışacağım gibi.

Buram buram yayılan zencefilli tarçınlı kurabiye kokusunu derin derin içime çektim. İki tepsi yapmıştır mutlaka. Üniversitedeyken de kargoyla gönderirdi. Yurtta bir bayram havası. Kurabiyeler, börekler, poğaçalar… Engin maviliklerden güç, bahçedeki asmanın sürgünlerinden umut devşirmek için pencerenin pervazına dayadım başımı, “Seneye üzümünü yeriz,” demişti babam. “Belki şarap bile yaparız. Üzülme evlat, senin yerine de içerim ben.” Sahildeki küçük meyhanenin tütünle karışık anason kokusunu hangi pubta bulabilecektim ki?

Sıra romanlara, şiir ve öykü kitaplarına gelmişti. Seçmek zor oldu. Sanki birini alsam diğerleri küsecek. “Şimdi sen kalkıp gidiyorsun / Git / Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar…” Nasıl da sitemli okumuştu Sevil, üniversiteyi başka şehirde okuyacağımı öğrendiğinde. Şimdi karşılaştığımızda bir merhabayı bile esirgeyen, Tarhan’la nişanlı Sevil. İlk öpüşmenin tuzlu tadı, bir de bu kitap kalmıştı geriye. Sevdiğinle dizeleri aynı dilde okuyup… Kitabı valize koyarken, bu kadar duygusallık da nereden çıktı şimdi diye kızıyorum kendime. Sanki ilk kez ayrılıyordum evden. Sanki son kez.

Elime aldığım her eşya, bir biblo, bir kalem, bir fotoğraf, çiçek dürbününden bakarmışçasına farklı bir âna götürüyordu. Fırat’ın hediyesi kupayı koydum. Az mı şarap içmiştim yurtta bu kupadan? Az mı çekmişti Fırat sarhoş hallerimi? Kim taşıyacaktı sarhoş olup, bilmediğim sokaklarda düşüp kaldığımda? Kim? Fırat da başka bir ülkedeydi. Özenle büyütülüp, yabancı üniversitelerin, hastanelerin, laboratuvarların, holdinglerin önüne bırakılan çocuklardık biz. Mezuniyet yaklaştıkça sohbetlerin tek konusu, kimin hangi ülkeye gideceğiydi? “Genlerimizde var oğlum,” demişti Fırat, “atalarımızdan miras bu göçebelik.” “İhraç edilecek dalından yeni koparılmış meyvelere benzetiyorum bizi,” diye araya girmişti iktisatta okuyan Okan, “mesela ben Bursa şeftalisiyim.” Gözümüzden yaşlar gelene dek gülmüştük. Birbirimizi meyvelere benzeterek.

“Oğlum Allah’tan sağımızı solumuzu ellemeden seçiyorlar, Skype mülakatlarıyla. Düşünsenize eskiden Almanya’ya giden işçilere yapılan muayeneleri falan…”

“Ya bro, Almanya dedin de, ben de kendimi Berlin’e götürülen Bergama tapınağının taşlarına benzetiyorum,” demişti Utku. “Böylesi daha iyi belki. Taşlar burada kalsaydı parçalanıp yok edileceklerdi ya da üzerine, yazılar yazılacaktı.” Bu kez de, üzerimize ne yazılmasını isterdik geyiğine çevirmiştik sohbeti. Aynı dilde gülememenin hüznü…

Bavulları gözümle tartıyorum. Ağırlık sınırını aşmamalıyım. Kolay kapanıp açılmalı. Eski filmlerdeki iple bağlı valizleri hatırlıyorum. İpleri… Özgür kılan, tutsak eden, boyna dolanan, yukarı çıkaran, görünen görünmeyen ipleri. “Değişen koşullara göre yeni anlamlar kazanır her şey…” diyen babamın sesini duyar gibi oluyorum. “Kimler ne şekilde gidiyor, gitmek zorunda kalıyor. Sen de tutmuş yok şöyle yok böyle… Toparla kendini ve eşyalarını!” Yıllardır istenen, beklenen bu gidiş, senin tercihin, diyorum aynadaki kendime. Adını koyarlarken bile her dilde kolay söylenecek bir isim verdiler sana, diyen iç sesimi bastırmaya çalışarak. Kolumdaki babamın saatine bakıyorum. Kahverengi kayışta yıllanmış delik izine, hızla dönen ibrelere. Yarın farklı bir zamana ayarlanacak, dönüşü yavaşlayacak ibrelere.

“Ülkü teyzenin ördüğü atkıyı, hırkayı da koydun mu oğlum?” diye soruyor, eşyaları hazırlarken içeri girmeye cesaret edemeyen annem. “İyi ki hatırlattın annecim.” Başka zaman olsa, “Offf anne ya,” derdim, “karışmasan olmaz mı? Sanki ilk kez valiz hazırlıyorum, hayatım valiz hazırlamakla geçiyor benim…” derdim. Oysa bugün şefkatli bir ses kalmalıydı kulaklarında. Gözleri mutlulukla ışıl ışıl parlayan, elbette başarılı olduğu kadar terbiyeli oğul fotoğrafı kalmalıydı belleğinde. Benim şaşkın, annemin mutlu, babamın gururlu gözlerimizi çerçevesiyle birlikte atkının arasına yerleştirirken bir kırlangıç çığlığı gelip konuyor valizin içine. Hızla çekiyorum fermuarları.

Hatice Günday Şahman

Exit mobile version